Sanat eseri, edebî eser vücut bulduğu dönemin şartlarından tamamen ayrı değerlendirilemez. Sanatkârın yaşadığı dönemin sosyal problemlerinden, ideolojisinden ve politik fikirlerinden olumlu veya olumsuz yanlarından, gelişmelerinden etkilenmesi gayet tabiîdir. Bazı sanatkârların eserlerinde devrin gelişmeleri, politik fikirleri ve ideolojisi geniş yer tutarken, bazılarınınkinde pek yansıma bulmaz. Yenileşme dönemi Türk edebiyatında bu tür sanatkâr ve sanat eserleriyle çokça karşılaşılır. Bu sanatkârlardan biri Nâzım Hikmet’tir. Nâzım Hikmet, şiirlerinde ideolojik ve politik dili kullanmakla kalmaz, çoğu kez eserlerinde heyecanını ve mücadeleci kişiliğini de yansıtır. Biz bu çalışmamızda Nâzım Hikmet şiirine Yeni Eleştiricilerin zeminini kurduğu teorik çerçevede yaklaşacak, onun şiirinde örtük ideolojik dilin şiir sanatı açısından taşıdığı değeri ve işlevlerini belirlemeye çalışacağız.
Şair Fuzûlî, kâtiplerin yaptığı yanlışlardan bîzâr olduğu bir sırada,
Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîrin
Ki fesâd-ı rakamı sûrumuzu şûr eyler
Gâh bir harf sukûtiyle kılur nâdir’i nâr
Gâh bir nokta kusuriyle gözü kör eyler
diye beddua etmişti. Eski yazıda kısa ünlüler çoğu kez bir işaretle gösterilmediği ve bazı harfler arasındaki farklar harfin üzerine konan nokta işaretleriyle belirtildiği için yazıyı yazış esnasında kelimelerin imlâsındaki küçük aksamalar ve kusurlar büyük hatalara yol açabiliyordu. Eski yazıda ‘r’ ile ‘z’ harfleri arasında sadece bir nokta işareti farkı vardır. Yazı yazan biri dalgınlıkla ‘r’ harfinin üzerine nokta koymayı unutursa “göz” yerine “kör” yazmış olur. Böyle bir durum da anlamın değişmesine yol açar.
Eski devirlerde olduğu gibi günümüzde de herhangi bir yazıda veya edebî metin üzerinde yapılan bazı hatalar büyük yanlışlara sebep olabiliyor. İşte bu tür hatalardan biri de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanında yer alıyor.
Bilim ve sanat alanında intihal yaygın bir şekilde karşımıza çıkmakta, bilim ve sanat hayatının gittikçe kirlenmesine yol açmaktadır. İşin daha vahim tarafı, üniversiteler de dâhil olmak üzere, ilgili kurum ve kuruluşların, yayın organlarının, yetkili kişilerin konuya duyarsız kalması, intihale karşı gerekli tedbiri almaktan uzak bulunmasıdır. Böyle bir ortamda intihalin ileri seviyede artış göstermesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu tür problemlerle sık sık karşılaşan biri olarak burada intihal kavramı üzerinde durduktan sonra mensur şiir üzerine yazdığımız bir makaleden yapılan intihali konu edinmek istiyoruz.
Biz burada şair sıfatını taşıyan Sayın Ali Emre’nin Hece dergisinin Aralık 2006 tarihli 120. sayısında yayımlanan “Düzyazı-Şiirin, Bir Sorun ya da Bir İmkân Olarak Şiir Alanına Sokuluşu” başlıklı yazısını konu edinmek istiyoruz. Sayın Emre’nin bu yazısı tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi’nin 2006 tarihli 4. cildi, 7. sayısında (s. 361-409) yayımlanan "Türk Edebiyatında Mensur Şiir Literatürü" başlıklı yazımızdan geniş ölçüde yapılan intihal durumundadır. Sayın Ali Emre, aynı yıl içerisinde yayımlanan yukarıda adı geçen yazısında söz konusu yazımızdan sayısı yüze yaklaşan cümleyi bir iki kelime değişikliği, kısaltma ve özetleme tekniği ile aktarma yoluna gitmiş, fakat, yararlandığı kaynağı dipnot şeklinde bir kere bile gösterme ihtiyacı duymamıştır. Yalnızca yazısının “Kaynakça” kısmında intihalde bulunduğu yazımızın aslının yayımlandığı derginin,“Yeni Türk Edebiyatı I, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 4, Sayı 7, İstanbul 2006” şeklinde adına cilt, sayı, yıl belirterek yer vermiştir. Burada da makalesinden intihalde bulunulan yazarın adına ve yazısının başlığına rastlanmamaktadır.
Bu bildirimizde Şeyh Bedreddin etrafında oluşan tarih metinleriyle Nâzım Hikmet'in 1936'da yayımlanan Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nı metinlerarasılık düzleminde ele almak, söz konusu metni tarih-sanat eseri, tarih-kurmaca, tarih-ideoloji, gerçeklik-kurmaca, tarihin sanat eserine dönüştürülmesi yahut sanat eserinde dönüştürülmesi gibi problemler çerçevesinde tartışmak istiyoruz.
İçinde bulunduğumuz şu dönem, Ankara romanında olumsuz olarak çizilen yaşama tarzından da ütopik dünyadan da izler taşımaktadır. Zira, insanlık tarihinde iyi ile kötü, doğruyla yanlış hep yan yana, iç içe yürümüştür. Sonra dünya 1920’lerin 1930’ların dünyası olmadığı gibi, Türkiye de 1920’lerin 1930’ların Türkiyesi değildir. Ankara romanı, eleştirel bir dikkatle yaklaştığı Cumhuriyet’in erken döneminde yaşanan yanlış Batılaşmanın, aydın-halk kopukluğunun, yapmacık ve kozmopolit sosyete yaşayışının, geri kalmış köy hayatının karşısına ütopik düzlemde halkla aydının kaynaştığı, köylü-şehirli uçurumunun kapandığı, insanların mutlu olduğu millî ve ileri bir yaşama tarzını koyar. Fakat, bu ütopik dünyada halkın yapıcı enerjisi, siyasî yapı ve demokratikleşme gibi olguların yer aldığını söylemek güç görünmektedir.
KENDİ ŞİİR ANLAYIŞININ DIŞINA DÜŞMÜŞ BİR ŞAİR:
MEHMET ÂKİF’İN POETİK GÖRÜŞLERİ IŞIĞINDA SANATINA BİR BAKIŞ
YARD. DOÇ. DR. CAFER GARİPER-ARŞ. GÖR. YASEMİN KÜÇÜKCOSKUN
- yazıyı okumak/ indirmek için yazının devamına tıklayın –
IŞIK VE ARAYIŞ METAFORU ÇERÇEVESİNDE YAHYA KEMAL’İN İ T H Â F ŞİİRİ İLE
YAKUP KADRİ’NİN N U R B A B A ROMANINDA İNSANIN YİTİMİ VE SÜREKSİZLİK
YARD. DOÇ. DR. CAFER GARİPER
- yazıyı okumak/ indirmek için yazının devamına tıklayın –
Yahya Kemal, Türk edebiyatında şiirleriyle yerini almış bir sanatkârdır. Onun dehası, şiir sanatında ortaya koyduğu estetik değeri yüksek eserler kadar, Tanzimat'tan sonra yeniliğe kapılarını sonuna kadar açan ve büyük bir değişimin içinde dağınıklığı yaşayan Türk şiirine şekil, muhteva, dil ve üslûpta kazandırmış olduğu yeni formda aranmalıdır.
Yahya Kemal, kendisine sanat alanı olarak asıl itibariyle şiiri seçmiş olmakla birlikte nesir yazıları da kaleme almıştır. Bir kısmı çeşitli dergi ve gazete sayfalarında yer alan, bir kısmı da şairin evrakı arasında yayımlanmadan kalan bu yazıları, ölümünden sonra Yahya Kemal Enstitüsü tarafından neşredilmiştir. Tamamı on iki cilt tutan Yahya Kemal Külliyatı'nın dokuz cildini nesirleri teşkil etmektedir. Bir kısmı müsvedde hâlinde kalan bu nesir yazıları makale, sohbet, mektup, hatırat, hikâye vb. edebî türlerde kaleme alınmış yazılardır. Biz bu yazımızda, onun ölümünden on yıl sonra, 1968 yılında Yahya Kemal Enstitüsü tarafından Siyâsî Hikâyeler adıyla kitaplaştırılan tarihî hikâyelerini inceleme konusu yapmak istiyoruz.
Sanat hayatına öğrencilik yıllarında yayımladığı şiirlerle giren Sabahattin Ali, daha sonra kendine faaliyet alanı olarak hikâye ve roman yazarlığını seçmiştir. Türk edebiyatında ününü sağlayan çalışma sahası da onun bu anlatma esasına bağlı kalem faaliyeti olmuştur. Sabahattin Ali, Sadri Ertem ve Reşat Enis ile birlikte edebiyatımızda sosyal gerçekçi çizgide gelişen köy hikâye ve romancılığının öncü yazarlarından birisi durumundadır. Denebilir ki, o, 1950'li ve 1960'lı yıllarda güçlü bir hareket hâlini alacak olan köy merkezli hikâye ve romanın şablonunu daha 1930 ile 1940'larda hazırlayan yazarların arasında yer alır. Bu düşünceden hareketle onun köy hayatını yansıtmada temsil değeri taşıyan Kağnı hikâyesini çözümlemek istiyoruz.