21
2007
KEMAL TAHİR’İN DEVLET ANA’SI İLE TARIK BUĞRA’NIN OSMANCIK’INI ANLATI ÖZELLİKLERİ AÇISINDAN BİR KARŞILAŞTIRMA DENEMESİ / DOÇ. DR. RAMAZAN GÜLENDAM
KEMAL TAHİR’İN DEVLET ANA’SI İLE TARIK BUĞRA’NIN OSMANCIK’INI ANLATI ÖZELLİKLERİ AÇISINDAN BİR KARŞILAŞTIRMA DENEMESİ
DOÇ. DR. RAMAZAN GÜLENDAM
- yazıyı okumak/ indirmek için yazının devamına tıklayın -
20
2007
TAHSİN YÜCEL’İN ÖYKÜLERİNDE İNSANI SONSUZA TAŞIYAN KAPI/ ÖLÜM TEMİ/ ARŞ. GÖR. VEYSEL ŞAHİN
Sanat, insanın kendini yeniden yarattığı farklı bir iklimdir. Tahsin Yücel, öykülerinde kendi mizacına göre yarattığı bu farklı iklimleri okuyucunun kulağına farklı bir şekilde fısıldar. Öykülerinde ölümü büyük bir değişim ve dönüşümün tetikleyicisi olarak gören Yücel, insanı ölümle diriltir. Yazara göre ölümle diriliş, insanı farklı şekillerde zamana yenilgiden kurtarmadır.
İnsan, varlık ile yokluk arasında kendini aşan bir canlıdır. İnsanın bu yönü, onu diğer varlıklardan ayırarak, onun ölümün ötesine geçmesine sağlar. Çamuroğlu “İnsan varlık ile yokluk arasında bir salınıma giriyor.” (Çamuroğlu, 1992: 62) diyerek, insanın, varlığını yokluğa çekmesinin arkasındaki sebepleri ortaya koyar.
İnsanın ölümle yüzleşmesi, insanın doğumu ile başlar. Doğum, ölümle buluşmanın başlangıcını ifade eder. Dünyaya ölmek üzere gelen insanoğlu, ölümü acı bir çığlık olarak anımsar. Bunun nedeni, ölümün insanları oturduğu yerden alarak, başka yere, başka bir boyuta taşımasıdır. Kişi kendi varlığını, dünyada ebedîleştirmek için ölümle durmadan savaşır. Fakat ölüm, insanın yaşayacağı kaçınılmaz gerçektir.
20
2007
GELENEKSEL ANLATI TARZININ 'DEVLET ANA'DAKİ YANSIMALARI / DOÇ. DR. RAMAZAN GÜLENDAM
Yeni Türk edebiyatı sadece Batı edebiyatı etkisinde oluşmuş bir edebiyat değildir. “ Bu edebiyat klasik Türk edebiyatı, Tanzimattan sonra değeri bilinmeğe başlanan Halk edebiyatı ve belli bir açıdan okunan Batı edebiyatının ortak tesirleri altında teşekkül etmiş yeni bir terkiptir. ” Bu hususu biraz daha özelleştirip ‘roman’ alanına indirgeyen Pertev Naili Boratav’ın ‘ Folklor ve Edebiyat ’ adlı çalışmasındaki ilk romanlarımızın kaynağı konusundaki şu sözleri de bu görüşü destekler mahiyettedir: “ Türk romanı sadece Avrupa romanını taklitle kalmamıştır. Onun eski Türk hikayeciliğinde kökleri vardır. Modern Avrupa romanı bu hikayecilik üzerine bir aşı vazifesi görmüştür .”
19
2007
SERVET-İ FÜNÛN’A KADAR TEVFİK FİKRET ve BİLİNMEYEN ŞİİRLERİ / YARD. DOÇ. DR. NURİ SAĞLAM
SERVET-İ FÜNÛN’A KADAR TEVFİK FİKRET ve BİLİNMEYEN ŞİİRLERİ
YARD. DOÇ. DR. NURİ SAĞLAM
- yazıyı indirmek için yazının devamına tıklayın -
18
2007
AHMET HAŞİM’İN ŞİİRLERİNDE ATEŞİN DİLİ / ARŞ. GÖR. VEYSEL ŞAHİN
Ahmet Haşim şiirlerinde sembollerin diliyle konuşan bir şairdir. Haşim, kendi bilinç ve bilinçaltı katmanlarını ateşin farklı görüntüleriyle dilin dünyasına taşır. Bu dil içerisinde, ateşin gizini, sıcaklığını barındırır. Sembolik yoğunluğun fark edildiği Ahmet Haşim’in şiir dili, ateş üzerine yapılacak bir yolculukla çözümlenebilir. Biz bu makalemizle Ahmet Haşim’in şiirinde ateşin görüntü seviyeleri, yerini ve önemini çözümlemeye çalıştık.
18
2007
ROMANIMIZDA KADIN KİMLİĞİ (1860-1960)/ DOÇ. DR. RAMAZAN GÜLENDAM
Hem olay örgüsü içerisinde kadının az veya çok neredeyse daima yer alması, hem de okuyucularının büyük bir kısmını kadınların teşkil etmesi itibariyle “kadın” ve “roman”, gerek dünya edebiyatında gerek bizim edebiyatımızda çoğunlukla birbirine çok yakın iki unsur olarak dikkati çekmektedir. Kadının psikolojik ve sosyal problemlerinin incelenmesi, çözüm yolları aranması ve dolayısıyla duygu dünyasının zenginleşmesinde, kültürel ve sosyal seviyesinin yükselmesinde romanın payı, diğer edebî türlere oranla daha yüksektir. Roman, böylece, kadının terbiyesinde de önemli rol oynamıştır. Romanlardaki kadın kahramanların maceralarını okuyarak bir yandan hoşça vakit geçirmeye çalışan kültürlü kadınlar, bir yandan da ruhlarının derinliklerinde, bilinçaltlarında gizli kalmış birtakım duygularını keşfetme, zekâ, yetenek ve kudretlerinin sınırlarını tayin etme, aile ve toplum hayatındaki hak ve görevlerini kavrama, kısacası kendilerini tanıma imkânlarını da elde etmişlerdir.
18
2007
‘KURULUŞ’UN 700. YILDÖNÜMÜNDE BIR ‘MEFKÛRE İNSANI’NIN ROMANI: OSMANCIK / DOÇ. DR.RAMAZAN GÜLENDAM
Tarık Buğra’nın Osmanlı Devleti’nin kurucusu ‘Osmancık’ın Osman Bey, Osman Gazi, Osman Gazi Hân basamaklarına yükselişini ele alan son romanı Osmancık, Osman Gazi Hân’ın hayatını eksen alarak bir imparatorluğun doğuşunu ve onu üç kıtada altı asır ayakta tutan sırların ne olduğunu okura sezdirmek amacıyla yazılmış tarihî bir roman. 1950’lerden beri bu konuyu yazabilme sancısını çektiğini ve hatta bu konuya kendisini ‘mahkûm’ gördüğünü belirten yazar, Türk milletinin devlet kurma ve yönetmedeki büyüklük, maharet ve dehasını vurgulayan bu eserin kaleme alınışındaki temel sebebi şöyle açıklamaktadır: “ Bu mahkûmiyet hepimizin bildiği bir tarih nankörlüğünden doğmuştur; “Eller Ay’a biz yaya” veya “Bir ileri, iki geri” gibi, kimi haysiyetsiz, kimi bön, ama hepsi de büyük gerçeği boğazlayıp milleti aşağılık kompleksinde çürütmek isteyen sloganlardan doğmuştur.” T arık Buğra daha sonra da eserini herhangi bir tarih görüşünü ispatlama veya bir tepki romanı yazma düşüncesiyle kaleme almadığını belirtir.
14
2007
“BEN DELİ MİYİM?” ROMANINDA “AHLÂKA AYKIRI NEŞRİYAT” YAPTIĞI GEREKÇESİYLE HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR’IN YARGILANMASI/ YARD.DOÇ.DR. NURİ SAĞLAM
1888 yılında Tercüman-ı Hakikat gazetesinde tefrika ettiği Şık romanıyla “matbuat caddesine ilk adım”ını atan Hüseyin Rahmi, yaklaşık elli beş yıl boyunca yürüdüğü bu caddede, her ne şekilde olursa olsun insanların düşünce dünyasını ve yaşam kabiliyetini sınırlayan bütün saçma ve marazî engelleri, “toplum olaylarını incelemek ve topluma yön vermek” amacıyla daima hırpalamış ve bu doğrultuda kaleme aldığı pek çok hikâye ve roman bırakmıştır. Hiç kuşkusuz onun toplumsal hastalıkları teşhir suretiyle sağaltmaya yönelik en önemli eserlerinden biri 1924’te Son Telgraf gazetesinde tefrika edildikten sonra kitaplaştırılan Ben Deli miyim? adlı romanıdır. Fakat sosyal hayatın hemen bütün görünüm ve değerlerini eşi görülmedik bir şiddetle yermesi bakımından Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “en korkunç eseri” sayılan bu roman, edebiyat tarihimizde ne yazık ki toplumsal ahlâkı bozduğu ve halkı edepsizliğe teşvik ettiği gerekçesiyle yazarını iki defa hâkim karşısına çıkaran ilk ve tek eser olma özelliğine sahiptir.
12
2007
FARUK NAFİZ’İN “MEMLEKETÇİ” ŞİİRLERİNDE ANADOLU ve ANADOLU İNSANI(I.BÖLÜM) / YARD. DOÇ.DR. NURİ SAĞLAM
Millî Mücadele yıllarında işgal altındaki İstanbul’dan kaçıp gizlice Anadolu’ya geçen bazı edebî simalar, 1897 Türk-Yunan savaşından itibaren ara sıra muhayyel bir yer ve tip olarak zihinlerde canlanmış olsa bile daha çok sosyo-kültürel anlamda “taşra” ve “taşralı” olarak görülen “Anadolu” ve “Anadolu insanı”yla ilk defa Millî Mücadelenin ağır şartları altında tanışmak mecburiyetinde kalmıştır.
Üye Paneli
Reklam
Kİmler Çeviİrİmİçİ
Ziyaretçiler: 11
Yok

Yazar: