Haz
14
2013

EDEBİYAT AKADEMYASINDA BÜYÜK KAYIP: HOCAM PROF. DR. ŞERİF AKTAŞ / Prof. Dr. İsmail ÇETİŞLİ

EDEBİYAT AKADEMYASINDA BÜYÜK KAYIP: HOCAM PROF. DR. ŞERİF AKTAŞ / Prof. Dr. İsmail ÇETİŞLİ

Sevenlerine sabır ve başsağlığı dileklerimle…

Hocam Prof. Dr. Şerif AKTAŞ, Hak’ka yürüdü. Onun için 15 Şubat 1945’te Refahiye ilçesinin Pınaryolu köyünde başlayan "hayat” dediğimiz muamma, 10 Haziran Pazartesi günü nihayete erdi. Pek çok öğrencisi gibi ben hocamı; Türk kültür ve edebiyat dünyası da bir "âlim”ini kaybetti. Hiç şüphesiz her ölüm erkendir; ancak âlimin 68 yaşındaki ölümü çok daha erken. Zira bilir ve inanırız ki, "Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir.”

Prof. Dr. Şerif Aktaş’la ilk karşılaşmam, bundan tam 37 yıl önce, 1976 yılı Eylül ayındaydı. O, kompozisyon dersi hocası, bense Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü birinci sınıf öğrencisiydim. Günlerden bir gün, Edebiyat Fakültesinin birinci katındaki koridorun sonunda bulunan sınıfın kapısı açıldı ve içeriye uzun boylu kara yağız bir hoca girdi. Tavır ve davranışları, jest ve mimikleri, düzgün ve kitabî Türkçesiyle hemen dikkatleri üzerinde toplayan bu hoca, o güne kadar görüp dinlediğim hocalardan bir hayli farklıydı. Bu hoca bizlere dönem boyu, kendi muhayyilesinde kurguladığı hikâyeler anlattı, denemeler yazdı/yazdırdı, çeşitli tasvir ve tahlillerde bulundu. Dilin ve yazı türlerinin bilinen teorik taraflarını değil; örnekler eşliğinde Türkçeyi güzel kullanmanın yollarını ve dilin inceliklerini sezdirmeye çalıştı.

Daha sonraki günlerde doktorasını yeni tamamlamış bu hocayı, Prof. Dr. Orhan Okay ile bölüştükleri Yeni Türk Edebiyatı dersinin bazı konularında (Sanat felsefesi, Millî Edebiyat, Yedi Meşaleciler) dinleme imkânı bulduk. Ancak sonraki yıllarda onu uzun süre ne koridorlarda görebildik ne de derslerde. Öğrendik ki ihtisas için Fransa’ya gitmiş.

İşte 1976 yılında defterime kaydettiğim Dr. Şerif Aktaş’ın ders notlarından birkaç cümle:

"Deneme: Didaktik edebî türlerden biri olan "deneme”yi Türk edebiyatı, Tanzimat’tan sonra tanımaya başlar. Ferdin iç dünyasındaki kendi kendine sohbetleri yazıya intikal ettiği zaman deneme dediğimiz edebî tür ortaya çıkar. Şark’ta fert tam bir muvazene ve hatta teslimiyet içinde bulunduğu için bu edebî türe misal teşkil edecek eserlere vücut vermemiş, fakat -Batılı ölçülerde olmasa da- bunları kendi dünyasında yaşamıştır

"Sanattaki Devirlerin Hususiyetleri: Her devrin kendine has bir sanatı vardır. Bunun böyle olması obje sahasıyla ilgilidir. Çünkü sanat objesi insanla ya doğrudan doğruya veya dolaylı münasebettedir. İnsan ise her devirde yerini kendisinden sonra gelen nesillere terk ediyor. Yeni nesillerin gelmesiyle yeni problemler ortaya çıkıyor. Bundan dolayı da her devirde zuhur eden problemler değişik oluyor. Sanatçı belli bir devirde yaşadığına göre, onun kendi devrinin problemlerine karşı kayıtsız kalacağı düşünülemez

Benim Prof. Dr. Şerif Aktaş’ı asıl tanımam ve hakiki manada öğrencisi olmam, 1984 sonrasındadır. Fırat Üniversitesinde akademik hayata adım attığımda çalışma alanı olarak zihnimde Yeni Türk Edebiyatına dair kesinleşmiş bir kararım vardı. Ancak asistan olduğum üniversitenin ilgili bölümünde bu alanda hiçbir öğretim üyesi yoktu. Bunun üzerine Erzurum’a gittim ve Doç. Dr. Şerif Aktaş’ın kapısını çaldım. Korku ve tedirginlik içinde beni öğrencisi olarak kabul etmesini istedim. Birtakım sorular ve yerine getirmem icap eden şartlar çerçevesinde talebimi kabul etti.

Kendisi, Erzurum Lisesi yatılı sınavlarını kazanmasını hayatının en büyük başarısı olarak kabul eder. Ben ise kaderimdeki en önemli lütuflardan birinin; Prof. Dr. Şerif Aktaş’la tanışmam ve kendilerinin beni öğrenciliğe kabulü olduğuna inanırım. Çünkü -her iki anlamda da- bu lütuf, beni bugüne ulaştıran yolun kapılarını aralamıştır.

Prof. Dr. Şerif Aktaş’la o gün başlayan hoca-öğrenci ilişkim vefatına kadar devam etti. Zaman oldu on beş günde bir Elazığ’dan Erzurum’a yüksek lisans ve doktora derslerine gittim. Yol yorgunluğunun verdiği bitkinlik içinde derslerini dinleyip bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Zaman oldu ayda veya iki ayda bir tezime dair fikir alışverişinde bulunmak için kapısını çaldım. Her gidişimde samimiyetle karşıladı; onca meşguliyeti arasında bana zaman ayırdı. Pek çoklarının zıddına, hiçbir gün beni kapısında bekletmedi. Hâlimi, hatırımı sordu. Yaptığım çalışmaları dikkatle okudu. Beğenmediği kısımların üzerlerini çizdi; gerekli gördüğü düzeltmeleri yaptı; uyarılarda bulundu. Bunun ötesinde zaman zaman büyük fedakârlıklarda bulunup kuş uçmaz kervan geçmez Tunceli-Pülümür dağları ve vadilerini aşıp Elazığ’a derse geldi. Bizim için bulunmaz bir imkân olan bu gelişlerinde onu daha yakından tanıma; bilgi ve tecrübe birikiminden daha çok faydalanma fırsatı bulduk.

Bu süreç 1984 Eylülünden 1989 yılı sonralarına kadar tam altı yıl devam etti. Sonunda Servet-i Fünun’da Mensur Şiir konulu yüksek lisans; Memduh Şevket Esendal -İnsan ve Eser- isimli doktora tezimi onun danışmanlığında tamamlamak nasip oldu. Üstelik Prof. Dr. Şerif Aktaş’ın ilk yüksek lisans ve doktora öğrencisi olma bahtiyarlığına erdim. Ancak bu bahtiyarlığa rağmen hayatım müddetince şu hususta hep hayıflanmışımdır; hocama daha yakın olamamak; derslerine girip dinleyememek ve ondan daha çok şey öğrenememek. Çünkü aynı üniversitede çalışmak nasip olmadı.

Doktora sonrasından vefatına kadarki 24 yıllık zaman diliminde de hocamla olan ilişkim devam etti. Başta doçentlik çalışmam olmak üzere, kitap boyutundaki bütün çalışmalarımda onun görüş ve eleştirilerini aldım. Bir-iki projede beraber çalışmayı plânladık, ama neticelendiremedik. Gün oldu aynı jüride, aynı sempozyumda bulunduk; gün oldu çeşitli vesilelerle buluşup sohbet ettik; gün oldu telefonla hâl-hatır sorduk. Emekliliğinden hemen sonra ortaya çıkan rahatsızlığından sonra görüşmek nasip olmadı. Telefonla aramalarımda hâl-hatır sormak ve acil şifalar dilemekten öte konuşacak bir şey bulamadım.

Kısacası 1984’ten 2013 kadarki 30 yıla yakın bir zaman diliminde Prof. Dr. Şerif Aktaş’la olan hoca-öğrenci ilişkimizi zedeleyecek en ufak bir tatsızlık veya kırgınlık yaşanmadı. Son on iki yıldır onunla aynı akademik unvanı taşımamama rağmen ben hâlâ Şerif Aktaş’ın öğrencisiyim. Bu konuda çok yakından şahit olduğum pek çok olumsuz hoca-öğrenci ilişkisi örneği karşısında hep şükrettim ve hocama minnet duydum. Çünkü ben hocamdan memnundum. Ümit ederim o da benden memnun olarak gözlerini yummuştur.

 

***

Bir insan, bir hoca ve bir bilim adamı olarak Prof. Dr. Şerif Aktaş kimdi? Emekli olması münasebetiyle hazırlanan armağan kitabında onu bu yönüyle anlatacak bir yazı yazmayı çok istedim. İstedim ki daha hayatta iken hakkındaki kanaatlerimi ifade edeyim, ama bir türlü elim varmadı. Böyle bir yazı, bir daha görüşmemek üzere büsbütün vedalaşmak gibi bir duygu verdi bana. Üstelik en küçük bir riyakârlıkta bulunmaktan; haddimi aşmaktan; densizlik edip kalbini incitmekten çekindim. Bu satırları yazarken hâlâ aynı endişe içindeyim.

Prof. Dr. Şerif Aktaş, bin yıldır üzerinde yaşadığımız vatan coğrafyasının bize has kültür ikliminde doğup büyümüş bir insandı. 1945’te Erzincan’ın Refahiye ilçesinin Pınaryolu köyünde dünyaya gelmiş; ilkokulu köyünde, ortaokulu ilçesinde, liseyi ise yatılı olarak Erzurum’da okumuş bir Anadolu insanı. Yokluk ve yoksulluklar sebebiyle, Erzurum Lisesi yatılı sınavını kazanmasını hayatının en büyük başarısı olarak kabul ediyor. Çünkü bu başarı ona, bugüne ulaşan yolun kapılarını aralamış.

Prof. Dr. Şerif Aktaş, 1967’de Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirmiş; sekiz yıl Bayburt ve Erzincan’da edebiyat öğretmenliği yapmış. Bu esnada dışarıdan Prof. Dr. Kaya Bilgegil'in yönetiminde doktorasını (Refik Hâlid Karay'ın Eserleri Üzerine Bir Araştırma) tamamlamış. Yirmi yılı aşkın süre Atatürk Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptıktan sonra Ahmet Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi, Kırıkkale Üniversitesi ve Gazi Üniversitesinde çalışmış. Onun özetlenen bu kısacık biyografisi, Anadolu’dan yetişmiş birçok insanın portresini verir bize. Onca yokluk ve yoksulluklar içinde, onca itilip kakılmalara ve engellemelere rağmen, dişiyle-tırnağıyla açtığı yolda hedefine koşan Anadolu insanının portresidir bu.

Prof. Dr. Şerif Aktaş, benim gözümde her şeyden önce bir "hoca”ydı. Fedakâr, azimkâr, dürüst ve -her manada- cömert bir hoca. Hayatını ve enerjisini mesleğine adamış bir hoca. Edebiyatı ve meselelerini kendine problem edinmiş bir hoca. Zihninde çözülmesi gereken meselelerle sürekli boğuşan bir hoca. Yeniye açık, kendini sürekli yenileyen bir hoca. Anlatacağı bilgi, fikir, kanaat ve tecrübeleri olan bir hoca.

Prof. Dr. Şerif Aktaş derslerini, kendini dış dünya ile olan ilişki ve meselelerinden büsbütün soyutlayarak zihin, ruh ve gönül müşterekliğinin oluşturduğu bütün benliğiyle anlatırdı. Sahip olduğu bilgi, fikir ve kanaatleri öğrenci/dinleyicilerine anlatmaktan da derin bir haz duyardı. Hatta, gözlem ve hislerim beni yanıltmıyorsa, bu zamanlarda tıpkı bir derviş gibi tam bir vecd hâli yaşıyordu. Bir sanatkâr gibi, zihnindekileri ifade edebilmenin vecdiydi bu. Sanırım hayatının en mesut zaman dilimleri, sınıfta bütün varlığıyla kendini dersine verdiği zamanlardı. Birlikte olduğumuzda, onun bu sınırın dışına çıktığına; günlük sıradan meselelerle zaman öldürdüğüne şahit olmadım.

İşte eşinin bu konudaki tespitleri: "O bir ‘Murtaza’. Görevi, işi her şeyin üstünde. Üniversite onun evi, ocağı, yurdu. Kendisini bulduğu, derdini unuttuğu, sağlığına kavuştuğu yer, sınıf. Ders anlatıyorsa, anlattığı içine sinmişse keyfine diyecek yok. Ne yaşlı, ne borçlu, ne dertli o gün. Yüzü gülüyor. Derste bir sıkıntı yaşamışsa gergin, hırçın, hasta… Derse geç kalmak hayatının felâketi. Üniversiteye duyduğu bağlılık öyle içten ki, üniversiteye duyduğu sorumluluk öyle köklü ki, yaşamındaki başka değerler onun yerini alamaz. Evi, ailesi, çocuğu, babası bir yana, üniversite bir yana[1]

Prof. Dr. Şerif Aktaş, görünüşü kadar hocalığında da ciddi, titiz ve müşkilpesentti. Yazdıklarınız veya anlattıklarınız sıradan, alelâde, harcıâlem, tutarsız şeylerse, onun için beş para etmezdi. Gördüğüm ve bildiğim kadarıyla hayatı müddetince şaklabanlığa, göz boyacılığa, ikiyüzlülüğe, duygu istismarına pirim vermedi. Onun için önemli olan sizin samimiyetiniz, azminiz ve gayretinizdi. Önce kendinize, sonra da başkalarına karşı dürüst olmanızdı.

Prof. Dr. Şerif Aktaş, "sanatkâr” yaratılışlı bir hocaydı. Sadece bir dersini dinleyenler bile onun bu yönünü mutlaka fark ederlerdi. Duruşu, tavırları, jest ve mimikleri, onun sanatkâr kimliğinin dışa yansıyan ilk tezahürleriydi. Son derece düzgün, kusursuz ve vurgulu Türkçesi; metnin derinlerine inen ve bir bütünlük içinde dile dökülen yorum kabiliyeti; şaşırtıcı muhayyile gücü, sanatkâr kimliğini tamamlardı. Bir ders müddetince peş peşe gelen cümlelerindeki o sağlamlık, ifade kudreti, mantık dokusu ve bütünde somutlaşan terkip yeteneği şaşırtıcıydı.

Prof. Dr. Şerif Aktaş, hoca olarak da, insan olarak da bilgisini ve ekmeğini paylaşmakta cömertti. Öğrencileri ve dostlarına vefakârdı. Ayıca o, vatansever ve milliyetperverdi. "Türkiye’de yaşadığını ve Türk olduğunu unutmamak” kaydıyla dünyaya açıktı. Görünüşündeki ciddiyet, zihnindeki pozitif objektiflik, sözlerindeki açık ve sert eleştirel tavrına rağmen, zengin ve hassas iç dünyası olan bir insandı. Başta şiir olmak üzere, herhangi bir edebî metinle aynîleşen okuyuşunda, onun bu yönünü sezmemek mümkün değildi. Hiçbir zaman gündeme getirmediği ortaokul yıllarından beri şiir yazmış olması, onun iç zenginliğinin ve sanatkâr kimliğinin saklı kalmış delillerinden birisidir.

Ve Şerif Aktaş, tam bir "rind”di. Hiç şüphesiz, oğullarından birinin adının Rind olması, kişiliğindeki bu tarafın kendisinden sonra da yaşamasına olan derin arzusunun tezahürüydü. Ancak nice "zâhit”ler, onun bu yönünü -her zaman olduğu gibi- anlamaktan uzaktılar.

***

Prof. Dr. Şerif Aktaş, kendisinden önceki Prof. Dr. Fuat Köprülü, Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Prof. Dr. M.Kaya Bilgegil, Prof. Dr. M. Orhan Okay gibi, Türk kültürü ve edebiyatına büyük hizmetlerde bulunmuş; pek çok öğrenci yetiştirmiş; çalışma ve düşünceleriyle sahalarına kendilerine has bakış açısı, metot ve metodoloji kazandırmış nev’i şahsına münhasır hocalardandı. Kanaatimce o, meslek hayatı müddetince kamuoyuna sunduğu kitap, makale, bildiri, konferans ve mülâkatları; dersleri ve yönettiği yüksek lisans, doktora tezleriyle edebiyat bilimine damgasını vurmuş bir akademisyendi. Onun söz konusu damgası, öncelikle şu hususlarda temayüz etmiştir:

 

1- Edebiyat’ı/Türk Edebiyatını Bir "Bütün” Olarak Görmek: Prof. Dr. Şerif Aktaş, genel manada edebiyatı, özel manada ise Türk edebiyatını bir bütün olarak kabul eder ve her türlü çalışmasında bu kabulü esas alırdı. Türk edebiyatının kendi içinde Divan Edebiyatı, Halk Edebiyatı, Yeni Türk Edebiyatı biçiminde ayrılmasını ve üniversitelerdeki akademik hiyerarşinin buna göre kurgulanmış olmasını doğru bulmazdı. Çünkü ona göre edebiyatın "eski”si, "yeni”si; "avâm”ı, "havâs”ı olmazdı. İslâmiyet öncesi devirlerin ilk metinlerinde bugüne, Türk edebiyatı bir bütündü.

Söz konusu bütünlük anlayışı, aynı zamanda edebiyat eserine yaklaşımında da geçerliydi. Yani edebî eser -en azından- içeriği, yapısı, dil ve üslûbuyla terkibî bir bütündü. Ona yönelecek her türlü anlama, çözümleme, değerlendirme faaliyeti, bu çerçeve içinde gerçekleştirilmeliydi. İçeriği dikkate almadan yapı; yapıyı görmeden dil; dili ihmal ederek içerik üzerine yapılacak bir çalışma, edebiyat eseri denilen terkibi çözümlemekte yetersiz ve sakat bir yaklaşımdı.

Ayrıca hocam, her türlü çalışmasında "edebiyat sanatı” ve "edebiyat bilimi” sınırları içinde kalmaya dikkat etmiş; öğrencilerinden de bu tavrı esas almalarını istemiştir. Edebiyat adına yapılan çalışmalarda sosyoloji, psikoloji, felsefe, tarih, teololoji vb. disiplinlerin öne çıkarılması; edebiyat bilimi veya edebiyat eleştirisi adı altında vaaz edilmesi, ideoloji borazanlığı yapılmasına; dolayısıyla edebiyatın araçsallaştırılmasına hep karşı çıkmıştır. Ona göre edebiyat, bir güzel sanat dalı; edebî eser de bir sanat eseridir.

 

2- Edebiyat Üzerine Çalışmalarda "Metin”i Esas Almak: Prof. Dr. Şerif Aktaş, bugün bilinen akademik kimliğini, ihtisas için gittiğiFransa dönüşü bulmuştur. 1976-77 yıllarındaki lisans dersleri ile 1984 sonrasındaki yüksek lisans ve doktora derslerinde dinlediğim Şerif Aktaş arasında çok büyük bir fark vardı. Tahkiyeli eserler ve üslûp üzerine yoğunlaştığı ikinci dönem derslerinde hocayı anlamakta ciddi manada zorlandığımı itiraf etmem gerekir.

Prof. Dr. Şerif Aktaş, Fransa’da kaldığı sürede (Mayıs 1978-Aralık 1979), baştan beri zihnini meşgul eden edebiyat bilimi metodolojisiyle yakından ilgilenmiştir. Bu bağlamda onun "yapısalcılık”a bir hayli yakın durduğu görülür. Nitekim önemli çalışmalarından olan Ahmet Rasim’in Eserlerinde İstanbul’da "Fransız formalist ve structuralistlerinin metin tahlilinde kullandıkları metodlar”a başvurduğunu belirtir.[2] Ancak o, Fransa’da edindiği müşahede ve bilgi birikimlerini, birebir tekrar etmek yerine, kendi kültür ve edebiyat birikimimizle yoğurmuş; kendine has bir sentez çerçevesinde çalışmalarında uygulamaya dökmüştür.

İlk kitabında bu konudaki "hülyâ”sını şöyle özetler: "Dünyanın değil Türk edebiyatının sınırları içerisinde, anlatma esasına bağlı edebî metinler, edebiyat tarihlerinin nakil ve intibalara bağlı ifadeleri dışında, kendi varlık şartları içinde, bir sistem hüviyetiyle karşımıza çıktıkları gözden uzak tutulmadan ele alınsa, onlara edebî olma vasfı kazandıran hususlar tespit edilse, dikkatlere sundukları fiktif âlemlerin vasıfları belirlense, anlatma problemiyle ilgili hususiyetler gözler önüne serilse; en azından bütün bunlar seçilmiş metin tipleri üzerinde gerçekleştirilse, para sesinin baskısı altında inleyen dünyamız geçmişin kalp atışları ve insanî duygularıyla zenginleşmez mi?”[3]

Bu çerçevede Prof. Dr. Şerif Aktaş, edebiyat biliminde "metin”i esas alan bir akademisyendir. Bütün gayretini, edebî metnin kendi terkibi yapısı içinde çözümlenmesi üzerine teksif eder. Metinden hareketle sanatkârın; sanatkâra hayat veren devrin ve toplumun "zihniyet”ine ulaşmaya çalışır. Şiir Tahlili -Teori ve Uygulama- isimli kitabı, söz konusu yaklaşımının en somut ve en olgun eseridir. Masasında tamamlamaya çalıştığı son çalışma, aynı paraleldeki hikâye ve roman çözümlemesine dairdi.

Yakın dostu Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un gözlem ve kanaatleri, hocamın bu yönünü aydınlatmada bize önemli tespitler sunar: "Şerif bir ‘metin’ci idi, keskin bir ifadeyle ‘metintapar’. Varsa yoksa metin. Yazar, devir, şartlar… Hayır, bunların hepsi metinden çıkarılmalı idi. (…) Şerif ‘tahlil’ işini zaptürapt altına almak istiyordu. Metnin şu veya bu kelimesinden rastgele çağrışımlarla yapılan tahlillerin afakî olacağını söylüyordu. Tahlil işi bir sisteme oturtulmalıydı.”[4]

Bu görüşler doğrultusunda o, üniversite ve orta öğretimdeki edebiyat eğitim-öğretiminin ciddi bir reforma tâbi tutulması gerektiği kanaatindeydi. Meslek hayatının son yıllarında bu konuda ciddi emekler harcamış; kitaplar hazırlamış; ülke çapında öğretmenlere seminerler vermiştir.

3- Edebiyat Bilimine Teorik Arka Plân Oluşturmak: Hocam Prof. Dr. Şerif Aktaş, Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş, Edebiyatta Üslup ve Problemleri isimli kitapları ve bazı makaleleriyle[5]edebiyat biliminin teorik birikimine ciddi katkılarda bulunmuştur.

Burada konuyla ilgili şahsî tecrübelerimi ifade etmek isterim. 1980’de mezun olup edebiyat öğretmenliğine başladığımda iki konuda ciddi sıkıntılar yaşadım. Bu sıkıntılardan birincisi, Türk dili dersleriydi. Çünkü üniversite birinci sınıfta gördüğüm Türkiye Türkçesinin gramerine dair bilgilerim bir hayli zayıftı. İkinci sıkıntım ise, tahkiyeli tür/eserleri anlatmada takip edebileceğim herhangi bir yöntem bilgimin olmamasıydı. Destan, masal, hikâye, roman gibi anlatma esasına bağlı eserleri anlatırken adı geçen türlerin hangi unsurları üzerinde duracağıma ve nasıl bir metot takip edeceğime dair doğru dürüst bir bilgim yoktu.

Herkesin bildiği gibi Türkiye’de metin tahlili/çözümlemesini üniversitelere ve edebiyat kamuoyuna mal eden Prof. Dr. Mehmet Kaplan’dır. Şiir Tahlilleri 1-2ile Hikaye Tahlilleri kitapları, bu konuda başucu eserleridir. Ancak adı geçen eserler uygulama esaslıdır. Gerek türlere, gerekse metoda dair bazı bilgiler, tahlil aralarına serpiştirilmiştir.

Prof. Dr. Şerif Aktaş, Türkiye Yazarlar Birliği ve Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından ödüllere layık görülen Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Girişisimli çalışmasıyla tahkiyeli eserlerin ne olup ne olmadığı ve hangi temel unsurlardan oluştuğunu ortaya koymuş; buna bağlı olarak da hikâye ve roman çözümlemesinde takip edilmesi gereken yol ve yöntemin temellerini atmıştır. Bundan da öte, yazdığı ders kitapları, şehir şehir dolaşarak öğretmenlere verdiği konferanslarla, söz konusu yöntemin orta öğretimde de uygulanıp yaygınlaşması için büyük emek harcamıştır.

Onun Edebiyatta Üslûp ve Problemleri isimli eseri de, edebî metnin çözümlenmesinde hâlâ büyük ölçüde ihmal edilen üslûba dair önemli teorik bilgi ve uygulama örnekleri içerir.

 

4- Edebiyat Biliminin İhtiyaç Duyduğu Terimlerin Üretilmesine Katkıda Bulunmak: Yukarıdaki çalışma ve gayretler, doğal olarak edebiyat biliminin terimlerini gündeme getirmiştir. Hocam Prof. Dr. Şerif Aktaş’ın bu konudaki sıkıntı ve arayışlarının yakından şahitlerinden biriyim. Nitekim sık sık terimlerin eksikliği, yetersizliği veya keşmekeşliğinden yakınmıştır. Bu hususta o, kendi kaynaklarımızdan hareketle Batı’daki terimlerin Türkçe karşılıklarını bulmaya ve edebiyat bilimi sahasında yerleşmesine çalışmıştır. "İtibarî, yarı-itibarî, millî romantik duyuş, karşı/hasım güç, gösterme esasına bağlı eser/tür” vb. örnekler, onun edebiyat bilimine kazandırdığı terimlerden birkaçıdır.[6]

 

5- Cumhuriyet Sonrası Tabusunu Kırmak: 1990’lara kadar üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümlerinde Cumhuriyet sonrası döneme dair akademik çalışma yapılamayacağına dair yaygın bir tabu mevcuttu. 1995 yılındaki Cahit Külebi ve Şiiri başlıklı doçentlik çalışmamın jüri raporlarında bu hususa bizzat şahit oldum. Prof. Dr. Şerif Aktaş, 1985’lerden itibaren yaptırdığı pek çok yüksek lisan ve doktora (Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Samiha Ayverdi, Tarık Buğra, Attila İlhan, Nihal Atsız, Cemal Süreyya, Aziz Nesin, Can Yücel, Latife Tekin vb.) tezleriyle, Yeni Türk Edebiyatı sahasındaki bu tabuyu kırmıştır.

 

6- Ekol Oluşturmak: Prof. Dr. Şerif Aktaş, bütün hülyası akademik merdivenin en üst basamağına ulaşmak; bunun için kanun ve yönetmeliklerin belirlediği asgarî şartları yerine getirmek olan hocalardan (!) değildi. O, kaleme aldığı 20’nin üzerindeki kitabı, 150’nin üzerindeki makale, bildiri, kitap bölümü, çeviri ve konferansı; 20’ye yakın yüksek lisans, 30’a yakın doktora tezi danışmanlığı ve 45 yıl süren dersleriyle kendine özgü bir "ekol” oluşturuş nâdîde hocalardandı.[7] Kendisini tanısın veya tanımasın, öğrencisi olsun veya olmasın, bugün Türkiye’nin 170’i aşan üniversitesinde edebiyat ve özellikle Yeni Türk Edebiyatı alanında çalışan akademisyenler; hatta Millî Eğitim Bakanlığına bağlı olarak görev yapan öğretmenler, farklı düzeylerde olmak üzere- onun oluşturduğu bu ekole bağlıdırlar. Pek çok hususta kendisinden beslenmelerine rağmen kimilerinin görmemezlikten gelmeye kalkışması, kimilerinin "büyük eleştirmen” tavrıyla burun kıvırmaya yeltenmesi, kimilerinin de -ellerinden başka bir şey gelmediği için- çamur sıçratmaya çabalaması, bu gerçeği değiştirmez. Zira "güneş”in balçıkla sıvanmaz.

İşte Prof. Dr. Şerif Aktaş’ın bir mülâkatında kendisinden sonrakilere "vasiyet” niteliğindeki tavsiyeleri:

"Dünyayı iyi tanımak; ama Türkiye’de yaşadığını ve Türk olduğunu unutmamak, bu önemli. Türkiye’nin şartlarına göre zamanı iyi yorumlamak. Kendi alanında yeterli bilgiye, donanıma sahip olmak ve kendi kendisiyle samimi olmak. Bizden sonrakilere bunları tavsiye etmek isterim[8]

 

***

Aziz Hocam! Size karşı hatalarım olmuşsa, affınızı diliyorum! Sizinle helâlleşmek mümkün olmadı. Hiçbir şeyle ödenmeyeceğinin idraki içinde üzerimde olan haklarınızı helâl eder misiniz?

Mezarınız pür-nûr; mekânınız Cennet olsun Aziz Hocam!

 

Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

 

 



* Pamukkale Ü. Fen-Edebiyat Fak.

[1] Şöhret Türkmen Aktaş, "Şerif ile Yaşamak”, Şerif Aktaş’a Armağan, Kurgan Edebiyat, Ankara, 2012, s.14

 

[2] Şerif Aktaş, Ahmet Rasim’in Eserlerinde İstanbul, KB Yay., Ankara, 1989, s.vıı

[3] Şerif Aktaş, Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş, Birlik Yay., Ankara, 1984, s.5.

[4] Ahmet Bican Ercilasun, "Şerif’le Dost Olmak”, Şerif Aktaş’a Armağan, s.18.

[5] Bu makalelerin önemli bir kısmı, Edebiyat ve Edebî Metinler Üzerine Yazılar (Kurgan Edebiyat, Ankara, 2011) adı altında kitaplaşmıştır.

[6] Şerif Aktaş, "Edebiyat İlmî ve Edebî Terminoloji Üzerine”, Millî Kültür, S. 45, Haz. 1984, s. 20-23

[7] Daha geniş bilgi için bkz.: Şerif Aktaş’a Armağan.

[8] Şerif Aktaş’a Armağan, s.11.

1 Yorum + Yorum Ekle

  • Şerif hocamızın mekânı cennet olsun. Yeni Türk Edebiyatı sahasına yaptığı katkıları şüphesiz unutulmayacaktır.

    | |

Bilgi

Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.

Üye Paneli

Üye Adı:
Şifre :

Şifrem?
Üye Olun !

Reklam

    Reklama tıklayarak sitemize katkıda bulunun...

Kİmler Çeviİrİmİçİ

Kullanıcılar :

Arama Motorları : Crawl Bot

Şuan Sitede 0 kullanıcı, 1 arama motoru, 3 ziyaretçi ile toplamda 4 kullanıcı bulunmaktadır.

Takvim

«    Eylül 2018    »
PtSaÇrPrCuCtPz
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930