Haz
10
2013

SİYASET-SANAT-EĞİTİM BAĞLAMINDA SABAHATTİN EYÜBOĞLU / MEHMET NUR KARAKEÇİ

SİYASET-SANAT-EĞİTİM BAĞLAMINDA

SABAHATTİN EYÜBOĞLU’YLA KÖY ENSTİTÜLERİNİN İZİNİ SÜRMEK([1])

MEHMET NUR KARAKEÇİ ([2])

Yükseköğrenimini Atatürk'ün talimatıyla Avrupa'ya eğitime gönderilecek gençler arasında sınava girerek, Dijon, Lyon ve Paris üniversitelerinde, filoloji, edebiyat ve estetik alanlarında yapan SabahattinEyüboğlu, yurda döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde doçent olarak akademik kariyerine başlar. Ankara’da eğitim müfettişliği ve Talim Terbiye Kurulu üyeliğiyle beraber 1943-1947 yılları arasında Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nde kültür tarihi dersleri verir. Bu arada Hasan Ali Yücel tarafından kurulan Tercüme Bürosu'nda çalışır,  başta Yunan klasikleri olmak üzere birçok Batı klasiğinin tercümesinde etkin rol oynar. Türk edebiyatında daha çok deneme ve çevirileriyle tanınan Sabahattin Eyüboğlu, muhtelif kalem tecrübelerinin dışında yaşadığı dönemde özellikle Cumhuriyet’i kuran zihnî kadroya yakın olması hasebiyle "siyaset-sanat- eğitim” yönünden üzerinde durulması icap eden bir şahsiyettir. Onun yazılarında ileri sürdüğü düşünceler, Hümanizm’den Mavi Anadoluculuğa, çeviri faaliyetlerinden köy enstitülerine uzanan bir çizgide siyasetin temellendirdiği "dönemin ruhu”ndan ve bu ruhun inşa ettiği şahsî fikirlerinden ayrı düşünülemez. Sabahattin Eyüboğlu, dönemin ruhuna paralel  hareket ederek  bu ruhu yaymak, desteklemek için sanat,edebiyat, yazı ve tercüme faaliyetlerini sürdürmüştür. Özellikle Ufuklar ve Yeni Ufuklar Dergisi aracılığıyla edebiyata düşünceyi getirmeyi, Hümanizm ile Cumhuriyet’i bağdaştırarak, yeni bir Türk Hümanizması oluşturmayı amaçlamıştır. Bu Hümanizma, hiç şüphesiz her şeyin insanla kuşatılması ve insanla sınırlandırılması, diğer yönüyle merkeze insanın konması, ölçünün insan olması, insanın da sınırlarının aşılmaması, insandan üstün bir şey kabul edilmemesi, akılcılıkla izdivaç, bazen tabiatçılığa sığınma, bütün bunların evrensellik ilkesine götürülmesi manasını taşımaktaydı. Arka planında ise insanın, tabiatın ve tüm hayatın ilahî olandan tecrit edilmesi vardı. Hümanizm dışında Azra Erhat ve Halikarnas Balıkçısı olarak bilinen Cevat Şakir Kabaağaçlı ile Mavi Anadoluculuk düşünce akımı da dönemin ruhuna uygun bir hareket olarak Sabahattin Eyüboğlu tarafından benimsenir. Mavi Anadoluculuk ile: "Batı’nın ötelenmesi ve bir tür karşıtlığın aşılarak bütünleşmenin sağlanması yerine Anadolucular, var olan tarihsel birliğin yeniden yapılandırılması, canlandırılması ve belki de denilebilir ki anımsatılması tasarısını öne çıkarırlar.” (Karacasu,2002:72)

Sabahattin Eyüboğlu’nun edebi yönünü oluşturan en önemli husus, hiç şüphesiz tercüme faaliyetleridir. Bu tercümeler vasıtasıyla yine döneme hâkim olan ruha uygun olarak bir tür "yerelleştirme” amaçlanır. "Yerelleştirme modeli Cumhuriyet’in ilk yıllarında Batılı modelleri izleyen bilinçli ve planlı bir merkezî devlet politikası sayesinde yaygınlaşmıştır.  Genç Cumhuriyet’in modern Batılı ve laik bir Türk ulusu yaratma çabaları Avrupa’nın kültürel değerlerini reddederek değil, İslam ve Doğu dünyasıyla bağlarını gevşetmesiyle ve kendine Avrupa kültür ve uygarlığı içinde bir yer istemesiyle temellenmiştir. Bu bağlamda, Cumhuriyet’in temellerinin Türkiye’deki sosyo-kültürel hayatın her alanını etkileyen Batı’dan yapılan çeviriler üzerine kurulduğunu da söylememiz mümkün gözükmektedir.” (Berk,2001.) Bir manada tercümeler vasıtasıyla toplum mühendisliğine girişilerek, genelde toplumda yerleşik düşünceye, özelde ise Batı düşüncesiyle tezat oluşturan tüm anlayışların zamanaşımına uğradığının altyapısı oluşturulmaya çalışılmıştır. Geçmişten tevarüs edilenlerin evrensel doğrular olmadığı, herkesin ulaşmak istediği muasır medeniyetin Batı medeniyeti olduğu bu tercümeler aracılığıyla topluma ifham edilmeye çalışılmıştır. "Nitekim öncülüğünü dönemin Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile Nurullah Ataç ve Sabahattin Eyüboğlu gibi iki büyük çevirmenin çektiğini söyleyebileceğimiz çeviri etkinliğinde yukarıda bahsedilen yaklaşım etkili olmuştur. Genç Cumhuriyet’in Batılılaşma programı çerçevesinde özellikle Yunan ve Latin klasikleri Batı kültürünün birincil kaynakları olarak görülmüş ve çeviri için ilk seçilen eserler arasında yer almıştır. Kaynak kültür olarak Batı’ya tanınan bu saygınlık ve Batılı olma isteği Batı’yı ve Batı kültürünü Türk okurlara fazla yabancı olmayan, tanıdık bir biçimde sunarak aslında kendilerinin de bu kültür ve uygarlık dünyasından farklı olmadıklarını ve hatta bu dünyaya ait olduklarını inandırmak gibi sonuç doğurmuştur. Yerelleştirme stratejisi böylece yeni, modern, Batılı bir Türk milleti yaratmak için kullanılmıştır.” (Berk,2001.)

Cumhuriyet Türkiye’sinin eğitim alanında belirlediği hedefler de muasır medeniyet seviyesini yakalama, belirli bir kitle üzerinde projeler üreterek onları üst yapının devamı haline getirme çabalarıyla aynı çizgidedir. Öncelikle, okuma yazma bilmeyen kesimlerin acilen okuryazar seviyesine getirilmesi gerekiyordu."Kurtuluş Savaşı’nın hangi şartlar altında kazanıldığı, yeni devletin hangi temeller üzerine oturduğunun halka ve özellikle halkın büyük çoğunluğunu oluşturan köylüye anlatılması gerekiyordu. Cumhuriyet rejiminin nimetleri halka anlatılmadıkça yapılan devrim hareketleri uzun vadede başarıya ulaşamazdı. Halkın yüzde seksene yakınını oluşturan köylü, devrim hareketlerini anlayamadığı sürece demokrasi ve devrimler gerici hareketlerin tehlikesine daima açık olurdu. Bu dönemde halk, uzun yılların verdiği alışkanlıkla medrese saray ikileminin içinde milli benliğini yitirmişti. Halk ile aydın kesimi arasında geçen yıllar büyük uçurum oluşturmuştu. Ulema sınıfı ise halkı, zıllullah filalem olan padişaha itaate ve dünyanın bir misafirhane olduğuna ikna ediyordu. Halk, uzun yıllar boyunca bu fikirlerle uyuşturulmuş ve yalnızca vergi verip askere giden ve padişaha dua eden sürüler haline gelmişti.” (Çetin,1997:56) Cumhuriyet Türkiye’sinin topluma eğitim yoluyla vermek istediği bir mesaj vardı: Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal! Devrimlerin halk tarafından benimsenmesi temel amaç olarak hedeflenmişti. Zira bu hususta yine Cumhuriyet dönemi köylü politikası olarak halkevleri, köy enstitüleri açılmış ve yeni kurulan rejime yabancı olduğu varsayılan ezici bir çoğunluk düzene konmaya çalışılmıştır.

Bu düzene koyma çabalarına katkı sağlayan en önemli uygulamalardan biri de köy enstitülerinin açılmasıdır. Hem eğitim yönünden geri kaldığı varsayılan köylüyü eğitecek hem de yeni bir yaşam alanı oluşturan Cumhuriyet’i yaşatacak kuşakları inşa etme ihtiyacıyla kurulan köy enstitüleri, uzun çalışmalardan sonra hayata geçirilmiştir. Bu sistem için birçok yabancı bilim adamından görüş alınmıştır. Görüşünü bir rapor halinde devlet erkânına sunan John Dewey’in eğitim aracılığıyla toplum için öngördüğü hususlar yönetim erkini elinde bulunduranlarla aynı çizgidedir: Medenî milletler arasında yer alabilmek, millet fertlerine doğru siyasi alışkanlıklar kazandırmak, ilmî düşünceyi, kendi kendini idare etmeyi öğretmek, vatandaşların heyet-i mecmuası, memleketin siyasî, iktisadî ve harsî inkişafına iştirak edecek bir terbiye almalıdır.

Köy enstitüleriyle fani olmuş biri olan İsmail Hakkı Tonguç, elde edilen bilgilerden de yola çıkarak köydeki alışkanlıkları değiştirip onları ümmet zihniyetinden kurtarmak ve köyü içten her mıntıkasıyla canlandırmak amacıyla Köy enstitüleri fikrini hayata geçirmek için önemli vazifeler yüklenir. İşte onun bu vazifeyi yaparken arkadaşlarından, yardımcılarından biri de Sabahattin Eyüboğlu’dur.

17 Nisan 1940 tarihinde, 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası, oylamaya katılan 278 kişinin oybirliğiyle kabul edilerek resmiyet kazanmıştır. Sabahattin Eyüboğlu, Köy enstitülerinin kuruluş ve gelişiminde hem fikirleriyle hem de oralarda ders vermek suretiyle önemli vazifeler görmüştür. Eyüboğlu’nun enstitülerle ilgili yazdığı yazılar incelediğinde görülecektir ki, döneme hâkim olan ruhun doğal bir sonucu olarak köy enstitüsü meselesine genellikle öznel değerlendirmeler yaparak yaklaşmıştır. Bu eğitim kurumların işleyişi, öğretim müfredatı, mezun olanların istihdam şekilleri üzerinde dururken bile hep dönemin hâkim ruhuna sadık kalmıştır. Eyüboğlu, meseleye öncelikle idare edenlerle edilenlerin ayrı bir millet olduğu görüşünü temele koyarak yaklaşır: "Bugün kalkındırmaya çalıştığımız çoğunluk, bir sömürge halkından farklı değildi. Devlet kendine bağlananlarla birlikte çoğunluğun ötesinde Tanrısal bir âlemdi.” Genç Cumhuriyet’in karşısına Osmanlı yönetimini koyarak kurtarılması, aydınlığa çıkarılması gereken bir topluluk inşa etmekle işe başlayan Eyüboğlu, okuryazarlığın artmasıyla devrimlerin kuvvetlenmesi arasında bağ olduğuna inanır. Köy enstitülerini bu umudun ta kendisi olarak görür. "Kırk bin köyün her birine bir nefes devrim götürmenin en kestirme, en ucuz, en mütevazı yolu olarak kanunlaşan Köy enstitüleri karşısında bazı okuryazarların niçin ya öfkeli, ya duraksar, ya küçümser, ya kötümser bir tavır takındıklarını” anlayamaz.(Eyüboğlu,1999:7) Hatta kırk bin köyü olan bir memlekette bu işlere kırk yıl önce kırk misli bir aydın ordusuyla girişilmesi gerektiğini ifade eder.(Eyüboğlu,1999:21)

Döneme hâkim ruhu yaşatma adına Köy enstitüleri öğretmenin eğitmen olmasını, bir çeşit inkılâp misyonerliği, cumhuriyet imamlığı yapmasını ister: "Köylere kadar dal budak salmış, yüzyılların alışkanlığıyla kabuklaşmış yüz binlerce öğretmen kafasını değiştirme zorluğu bir yandan, okulun eski değerlerini korumak isteyen belli bir toplum düzeninin direnişi öte yandan, eğitim yeniliklerine geniş nefes aldırmamış ve hala da aldırmamaktadır. Köy enstitüleri; öğretmenin eğitmen olmasını, bir çeşit inkılâp misyonerliği, cumhuriyet imamlığı yapmasını istiyordu.”.(Eyüboğlu,1999:21) Bu cümlelerdeki "misyonerlik” ve "cumhuriyet imamlığı” kelimelerinin üzerinde iyi düşünmek gerekiyor. Eğitimle beraber yapılmak istenen açıktır: Geri kalmış bir toplumu, eski, köhne zihniyetin elinden kurtardıktan sonra, ona ölçüleri belirlenmiş bir elbiseyi giydirmektir. İmamların veya din adamlarının toplum nezdindeki gücünü, topluma yakınlığını sezen Eyüboğlu eğitmenlerin de bir imam gibi topluma sirayet etmesini ister.

Eyüboğlu da eğitim meselesine birçok Cumhuriyet aydını gibi aynı metafordan yaklaşır: "Ama mesele yine bizim meselemiz. Çoğunluğumuzun karanlıktan kurtulması meselesi. Bütün meselelerimizin başı ve sonu.” (Eyüboğlu,1999:21) Eyüboğlu’na göre Türkiye'de eğitim sorunu, devletin baş sorunu olmadıkça çözümlenemez, o çözümlenmedikçe de hiçbir plan gerçekleşemez. Halkın tümünü okula kavuşturmakla da bir çeşit medreseye çevrilip, dört duvar arasına kapayıp karatahtaya kara cüppeye bağlanan okul, eski eğitim çemberlerini kırıp topraklarımızın özlediği yapıcı, dünyaya açık, ileriye çevrik ve gerçekten laik insanı yetiştiremez, yetişirse de zordur. (Eyüboğlu,1999:39).

Eyüboğlu, Köy enstitüleri aracılığıyla muasır medeniyet seviyesine ulaşmada hedef kitle olarak görülen  kadınların eğitimi meselesine değinir ve enstitülere bu konuda büyük vazife düştüğünü belirtir. Kadınlar aracılığıyla toplumu ıslah etme veya kadının modernleşmesiyle toplumun gelişmişlik seviyesi arasında ilgi kuran anlayışlara uygun görüşler belirten Eyüboğlu,  meseleye eskinin öznel eleştirileriyle başlar. Aile yapısının modern olmaması, kadınların ikinci sınıf vatandaş görülmesi gibi klasik modern görüşlere başvurarak zihinlere, eğitilmesi gereken topluluk inancını yerleştirmeye çalışır. O’na göre kadının eğitilmesi, üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Eyüboğlu, bu nedenle kadınların tam olarak kölelikten kurtulmadığına inanır. Anadolu köylerinde ve yollarında softalığın kadınları sindirdiğine inanır. Erkeklerle eşit haklara sahip olamayan kadınların bu baskıdan bir kurtulsalar, gerçekten erkekle eşit haklara kavuşsalar köyde çok şeylerin, çok daha çabuk gelişebileceğine inancı, tamdır. Ama bunu zor, çok zor bir iş olarak görür. Bu işin çok savaşlar, çok bilgiler, çok denemeler, erkek kadın çok Tonguçlar istediğini ve bunun da arkasında, bütün devrimlere karşı koyan eski ve sinsi ortaçağımız ve hâlâ sülüklerle dolu bulanık sular olduğunu belirtir. Bu düşünceleriyle yıllardır devam eden halk aydın çatışmasının öznesi olmaktan kurtulamaz Eyüboğlu. Toplumu hizaya getirme inancını ve bu uğurda gerekirse toplumla ve onun değerleriyle çatışmayı bile göze alır. Bu mücadelede karşı saf da belirlenmiştir:"Türkiye'de Köy Enstitülerinin rahatsız ettiği insanlar, bütün devrimlerin rahatsız ettiği insanlardır: Hacılar, hocalar, ağalar, para babaları, eski bey paşa oğulları, medrese kalıntıları, ulema bozuntuları ve bunlara yaranan veya kananlar.” ( Eyüboğlu,1999:67) Yeniyi yerleştirip yaygınlaştırma adına ortaya attığı bu görüşleriyle Eyüboğlu, çok tehlikeli bir alan açmaktadır. Onun ileri sürdüğü bu düşünceler bugün bile sıkıntısını çektiğimiz topluma egemen olma, gücü elinde bulundurma çekişmelerinin bir sanatçı cephesinden ifadesidir. Ona göre yapılan her uygulamaya bila kayd u şart itaat lazımdır.

Eyüboğlu’na göre bu enstitüler doğrudan devrimlerin ürünü olduğundan hiçbir şekilde bu kurumlardan rahatsız olunmamalıydı. En küçük bir rahatsızlık izhar etmek, kişiyi ister istemez devrim karşıtı yapmaya yeterdi: "Köy Enstitüleri, İstiklal Savaşı'nın getirdiği yeni bir Türkiye görüşüne dayanır her şeyden önce. Bu yeni Türkiye, topraklarını kesin olarak sınırlamış İstanbul'daki sarayını, devasız dertlere düşmüş, ayağı yerden kesilmiş, dostunu düşmanını bilemez olmuş sarayını kökünden yıkmış, 'imtiyazsız, sınıfsız 'olmasını dilediği bir halk devleti kurmuş, eski devletin bağlı kaldığı donmuş Doğu kültürünü de bırakıp yaşayan, gelişen Batı kültürüne yönelmişti. Atatürk'ün gerçekleştirdiği devrimlerin dayandığı inanç, Türkiye halkının, büyük çoğunluğu köylü olan Türkiye halkının kendini yönetecek bağımsız bir devlet kurabileceği inancıydı. Bu inanç olmasa bugün bizim dediğimiz Anadolu bizden başka herkesin olurdu.”(Eyüboğlu,1964:2). Ona göre halka dayanan, halka güvenen bir yeni devletin yapacağı ilk iş, halkın yaşadığı her yerde ve en çok köylerde bir tek sözcüsünü olsun bulundurmak, barındırmak, desteklemekti. Köy Enstitüleri, bu sözcüyü memleket ölçüsünde yetiştirmek amacıyla kurulmuştu. Acaba bu yeni Türkiye sözcüsünün, yani enstitülülerin mümeyyiz vasfı ne olmalıydı. Bunun da cevabını verir Eyüboğlu: "Yeni Türkiye sözcüsünün köyde kalabilmesi için en az imam kadar köylü olması, köyün geçimine, yaşamına karışması, çifti çubuğu, çoluğu çocuğuyla köylünün kaderini paylaşması ve değiştirebileceği kadar değiştirmesi gerekiyordu. Bu sözcüyü yetiştirenler ülkücü oldukları kadar da gerçekçi olmak zorundaydılar. Yoksa köyün gerçekleri üstüne bağdaş kurmuş olan imam, yeni Türkiye'nin soluğunu bir üfürükle kesebilirdi. Köy Enstitüleri, onun için yeni bir öğretmen tipi yaratmaya çalıştılar. İçine kapanık okul ve karatahta geleneklerini kırdılar, işe dayanan bir eğitim ve öğretim yolu aradılar ve buldular. Hiçbir eğitim kurumumuz Köy Enstitüleri kadar kendi gerçeklerimizden, sosyal, ekonomik koşullarımızdan doğma, dolayısıyla onlar kadar özden, verimli ve yapıcı olmamıştır.” (Eyüboğlu,1964:3)

Eyüboğlu, Köy enstitüleri meselesinde özellikle eğitimin uygulamayla iç içe olması hususunu sık sık vurgular. Mevcut eğitim sistemimizin öğrenciyi hayattan kopardığını, bilgi hamalı yaptığını, öğrenciye mezun olup topluma girdiğinde kendini toplumda idame ettirecek hayat tecrübesi kazandırmadığından yakınır.Enstitülerde bu nedenle iş ve uyulama eğitiminin önemine inanır. Bu hususta Alman eğitimci Pestalozzi örneğini çok sık vererek iş eğitiminin önemini Batılı bir temele de oturtmak ister. Bu enstitülerde ezberci eğitime karşı çıkıldığı,  uygulayarak öğrenildiği için buradan mezun olanların topluma daha faydalı olacağını söyler. Bu eğitim kurumlarında teorik dersler dışında öğrenciye verilen tarım, hayvancılık ve çeşitli zanaatlarla ilgili bilgilerin altında yatan temel niyeti Eyüboğlu ifşa eder: "Din ahlakı yerine iş ve bilim ahlakını getirmek, kelimenin tam anlamıyla laik bir eğitimi gerçekleştirmek, kurucuların ana ilkelerinden biriydi. Türlü ırk, inanç, dil ve geleneklerin kaynaştığı, çatıştığı Anadolu'da laiklik sadece çağdaş düşünüşe ulaşmanın değil, bir millet olarak yaşamanın da şartıydı.” (Eyüboğlu,1964:3) Pozitivist bir anlayışı yansıtan bu görüşler, döneme hakim olan zihniyetin doğal bir sonucu olarak dini, toplum hayatından uzaklaştırmak amacını taşımaktadır: İş ahlakını din ahlakının yerine ikame etmek! Eyüboğlu aslında insanların din ahlakına değil de iş ahlakına muhtaç olduğunu şu uygulamadan çıkarır: "Tatil aylarında Türkiye'nin dört bir yanından gelip Hasanoğlan'da koca yapıları bir solukta bitiren enstitü ekiplerini görenler Türkiye'nin hangi ahlaka susamış olduğunu elle tutulur bir açıklıkla anlamışlardır.” (Eyüboğlu,1964:3). Eyüboğlu’nun din ahlakı yerine iş ve bilim ahlakını teklifi ve laik bir eğitimi gerçekleştirmek amacıyla kurulduğunu ifade ettiği enstitülerin bu felsefesi, Pozitivizmin "Üç Hal Kanunu”yla örtüşmektedir. Comte, pozitivist felsefede sürekli tekâmüle inanıyordu. O, insanlığın ve insan zihninin başlangıcından bugüne kadar medeniyet, ilim, düşünce alanlarında sürekli olarak bir gelişme seyri takip ettiğini, bu seyrin de üç kademeden oluştuğunu ileri sürerek bu üç "istihale safhası"na "Üç Hal" adını verdi. Üç hal Kanunu"na göre, bu gelişme safhaları birbiri ardınca gelmekte ve bir sonra gelen bir öncekini iptal etmektedir. Anılan bu üç tekâmül safhası, ‘Teolojik Devir’, ‘Metafizik Devir’, ‘Pozitif Devir’dir. Pozitif devir Comte'a göre beşeriyetin tekâmülünün son, nihaî çağıdır. Gerek din ve gerekse de metafizik dönem terk edilmiştir.  Pozitivizm, her ne kadar resmî olarak kabul edilmese de gayr-i resmî olarak Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda aydınlarca devletin ideolojisi haline gelmişti. Bu anlayış bilim’i kesin bir hakikat kaynağı olarak görmekteydi.(Hocaoğlu,1998:162)Bu nedenle Eyüboğlu teolojik ve metafizik devre ait tüm anlayışlara, öğelere, yapı ve kurumlara savaş açar.

Sonuç yerine:

Siyasî yeniliklere bağlı olarak başlayan toplumsal değişmeler,  nihaî olarak fertleri ve davranışlarını da değiştirir. Bu süreçte eğitim kurumlarına yönetim gücünü elinde bulunduranlar tarafından belli görevler yüklenir.  "Değişmekte olan toplumlarda yenilikler yeni davranış biçimleri, yeni tutum ve alışkanlıklar, yeni değerler getirir. Eğitim kurumuna düşen rol, söz konusu yeniliklere uygun bireyler yetiştirmektir. Özellikle azgelişmiş toplumlarda eğitimin bu rolünün önemi büyüktür. Eğitim sosyal, politik ve kültürel değişimin aracı haline gelmiştir. Eğitim yoluyla sosyal sınıf farklarının azaltılması, sosyal mobilitenin gerçekleştirilmesi ve sosyal bütünleşmenin sağlanması amaçlanır. Sosyal bütünleşmenin toplumun bütününe ait bir karakteristik haline getirilebilmesinde eğitimin büyük bir önemi vardır. Her toplum, önce yeni üyelerine eğitim yoluyla yeni değerleri benimsetme hedefi ile karşı karşıyadır. Bu hedef, fertler ve gruplar arasında toplumu ayakta tutmaya yarayacak benzerliği gerçekleştirme esasına dayanır. Köye mensup olan ve köylü grupların eğitim yoluyla aydınlatılmaları hususunda istihdam edilecek fertlerin yetiştirilme amacını güden bir politika olarak köy enstitülerinin, ferdî mobiliteden kolektif mobilitenin gerçekleştirilmesinde bir araç olarak yararlanılan bir tecrübe olarak kabul edilmiştir.” (Bahadır,143:1994)Eyüboğlu, köy enstitülerinden eğitimin tüm bu amaçlarını gerçekleştirmesini bekler. Özellikle, geri kalmış gibi varsayılan köylünün yeni hayata intibakında, devrim ilkelerinin halka yayılmasında enstitüleri bir araç olarak görür. Fakat şunu unutmamak gerekir ki tek başına eğitim toplumsal yapıyı değiştiremez. Eğitimin lokomotif güç olabilmesi için diğer alanlardaki değişimle de desteklenmesi gerekir.

Eyüboğlu köy enstitüleriyle ilgili yazılarında eğitimi toplumsal dönüşümün nedeni olarak gören kuramlardan "eşitlik için okullaşma kuramına” yaklaşır. Bu kurama göre endüstrileşmiş toplumun temel özelliği eşitlikçi ve demokratik olmaktır. Eğitimi demokrasinin temel taşı, okulu ise eşitlik oluşturan en önemli toplumsal hareketlilik mekanizması olarak tanımlayan bu yaklaşıma göre, toplumsal eşitlik ile toplumda eğitim almış nüfusun oranı ve alınan eğitim düzeyi arasında bir ilişki vardır. Bireylerin ekonomik ve diğer kazanımlarının almış oldukları eğitimin bir fonksiyonu olduğunu ileri süren bu yaklaşım, gelişmiş bir ülkede bile ampirik bulgularla desteklenmiştir.( bahadır,148:1994) Eyüboğlu’na göre, eğitim ve özellikle de köy enstitüleri büyük çoğunluğu okuryazar olmayan topluma ivme kazandıracak, onları doğu kültüründen, ezilen, itaat eden bir zihniyetten kurtarıp eşitlikçi vatandaşlar yapacaktır. Eyüboğlu, Tonguç’un üçüncü ölüm yıldönümü münasebetiyle yazdığı bir yazıda Batılıların Tonguç’u Türklerin Pestalozzi’si olarak gördüğünü belirtir. "Ortaçağ kalıntısı okul, her bakımdan tüketerek öğreten okuldur. Tonguç'un ve devrimci Batı eğitimcilerinin öne sürdükleri okulsa üreterek öğreten okuldur. Bu okulda iş sözden önce gelir; öğrenciye bilgi verilmez, öğrenci bilgiyi alır. Çocuk yıllar yılı boşuna işleyen bir öğrenme makinesi olmakla kalmaz, okula geldiği gün kendi kaderini yoğurmaya başlar. Ağacı dikip büyüterek, suyu arayıp bularak, her şeyi kendi gözleriyle görerek, kendi hayatını ve dünyasını kazanan, taştan ekmeğini ve bilgisini çıkaran bir işçi!” (Eyüboğlu,109:1999) Tonguç, okulu bir üretim merkezi, öğrenciyi ise ağacı dikip büyüterek, suyu arayıp bularak, her şeyi kendi gözleriyle görerek, kendi hayatını ve dünyasını kazanan, taştan ekmeğini ve bilgisini çıkaran bir işçi olarak görür. Batılıların Türk Pestalozzi olarak gördükleri Tonguç ve onun fikirdaşı Eyüboğlu, eğitime eşitlikçi kurama göre yaklaşıp tüm fiillerini bunun üzerine bina ederler. "Eşitlikçi kuramlarda anılan Pestalozzi, yoksulluğu toplumsal adaletin olmayışına bağlayan, kurduğu çocuklar köyü ile eğitsel bir akımı da başlatan, eğitimi etkin bir değişim aracı olarak gören önemli isimlerdendir. Dewey, okulların toplumsal değişmede ve yeni bir düzenin kurulmasında etkin bir payı olması gerektiğini ileri sürer. Pestalozzi ve Dewey’in düşüncelerinden etkilenen Tonguç, eğitimi yalnız kalkınmanın aracı olarak değişim, uluslaşma ve demokratikleşmenin aracı olarak da görür.” ( Bahadır,148:1994)

Köy enstitüleri, Eyüboğlu’na göre toplumsal değişmenin zorunlu bir sonucudur. Değişen tüm kurumlara paralel olarak eğitimin de değişip çağdaşlaşması için, yapılan yeniliklerin halka doğru anlatılması ve devrimlerin halkta makes bulması için enstitülere ihtiyaç vardır. Türk köylüsünün er geç sömürülmekten, kahır çekmekten kurtulmasına vesile olan bu kurumlar, karanlıkta kalan Türk köylüsü için bir ışıktır. (Eyüboğlu,101:1999) Eyüboğlu, Köy enstitüleri aracılığıyla köylü nüfusa ulaşıp onların tüm etkinliklerinde, siyasi tercihlerinde hemen her alanda köylüye rehber olmayı; onları üretken, rejime ve ilkelerine bağlı insanlar olarak yetiştirmeyi amaçlar. "Devletimiz halka hizmet etmek zorunda mıdır? Evet. Halkımızın çoğunluğu köylü müdür? Evet. Köylümüzün büyük çoğunluğu kara cahil midir? Evet. Anayasamızda ilköğretim mecburi olduğuna göre, devletçe, milletçe ilköğretimi bütün köylülere ulaştırmak zorunda mıyız? Evet. Ne duruyoruz öyleyse? Kafa, yürek, para gücümüzü bu işe yöneltmek, bir ilköğretim seferberliği yapmak için ne bekliyoruz?”(Eyüboğlu,105:1999) Beklenmez zaten! Tüm imkânlar seferber edilerek okuryazar olmayan kitleye medenî milletler arasında yer edinme yolları öğretilir. Cumhuriyet Türkiye’sinde yerleştirilmeye çalışılan üst yapısal değişme ve devrimlerin toplumu biçimlendirme çabası, Eyüboğlu ve neslinin temel ıstırabıdır. Genç nüfus, eğitim kurumlarındaki düzenlemelerle kazanılmak istenmiş ve bu yolda öğretmen yetiştiren kurumlar öncelikli olarak düzenlenmiştir. İnkılâpların kökleşebilmesi için Cumhuriyet’in getirdiği yeni değerleri, fikirleri köylü vatandaşlar arasında yaymak ve onlara mal etmek gerekirdi. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın parti programında ve eğitim politikalarında bu çaba gözlemlenmektedir. Köy enstitüleri, yeni bir insan tipini oluşturabilmek için kurulmuştu. Yapılmak istenen geleneksel ilişki biçimlerinden (ekonomik, siyasal tutumlar anlamında) kurtulmuş, üretken cumhuriyet rejimini benimsemiş köylüleri yetiştirmekti. Devrimleri tabana yaymada eğitim, etkin bir araç olarak görülmüştür. Köy enstitüleri ile köyde önder olabilecek tipte eleman yetiştirme amacı vardı. Başka bir ifade ile Cumhuriyet yönetimi ümmet toplumu yerine ulus toplumu oluşturma yolunda öğretmeni de sosyo kültürel değişim aracı olarak görmüştür. Köye okulu, öğretmeni, kitap ve teknik bilgiyi sokmak istemişti. Bu çaba çağdaşlık temasına yapılan vurgunun doğal sonucuydu.( Bahadır,153:1994)

Sabahattin Eyüboğlu’na göre Türkiye’nin kalkınması, yüzde yetmiş beş, o zaman yüzde sekseni olan köylünün yaşama ve üretme yollarının, yani ekonomik koşullarının değişmesine bağlıdır. Öğretim elden geldiğince yeni bir dünyanın kuruluşuna yardım etmeliydi.

Kaynakça

AKAGÜNDÜZ Ümüt, (2010). "Sabahattin Eyyüboğlu ve Köy Enstitüleri”, Yeniden İmece, S.29.

AKAGÜNDÜZ Ümüt, (2010). "Yeni Ufuklar Dergisinde Batılılaşma ve Aydın Tartışması”, Folklor/edebiyat, S.64.

AKAGÜNDÜZ Ümüt, (2007). "Yeni Ufuklar dergisi Perspektifinde Türkiye’de Düşünce Hayatı”,Ankara Üniversitesi,Sosyal    

                                                     Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Ankara.

BAHADIR Ziynet (1994). "Köy Enstitülerinin Sosyolojik İncelenmesi”, Cumhuriyet Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,

                                             Doktora Tezi, Sivas.

BERK Özlem, http://akademik.mu.edu.tr/data/06020000/resim/file/04-20%C3%83%C2%B6zlem%20berk.pdf

ÇETİN Türkan, (1997),  "Cumhuriyet döneminde Türkiye’de Köylü Politikası(1923-1950)”, Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk    İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Doktora Tezi, İzmir.

BOZKURT Birgül (2007). "Cumhuriyet Halk Partisinin Eğitim Politikaları (1923-1950)”, Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Doktora Tezi, İzmir.

DEWEY John (1939). " Türkiye Maarifi Hakkında Rapor”, Devlet Basımevi, İstanbul.

EYÜBOĞLU Sabahattin,(1996). "Mavi ve Kara”, Çağdaş Yayınları, İstanbul.

 

EYÜBOĞLU Sabahattin,(1999). "Köy Enstitüleri Üzerine”, Yeni Gün haber Ajansı Basın ve yayıncılık A.Ş., İstanbul.

 

EYÜBOĞLU  Sabahattin,(1964). "Köy Enstitülerini Kuran Düşünce”, Yeni Ufuklar, CXII,S.144

 

HASPULAT Yıldız (2006). "1923-1940 Yılları Arasında Eğitimde Köye Yönelme Hareketlerinin Toplumsal Dayanakları”,  

                                               Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Erzurum.

HOCAOĞLU Durmuş (1998). "Pozitivizme Dönüş İrticadır” , Aksiyon S:162.

KARACASU Barış (2002).  "Cevat Sakir Kabaagaçlı”, Türkiye’de Siyasî Düşünce Modernleşme ve Batıcılık, Cilt:3, İletişim  

                                                Yayınları, İstanbul.

TAYLAN Ayşe (2007). "Yeni Ufuklar Dergisi Üzerinde Bir İnceleme”, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek

                                          Lisans Tezi, Ankara.

 

 

 

 



[1]Dergah,S.278,Nisan 2013.

[2]Uzm.Ögrt. Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni/ŞanlıUrfa

1 Yorum + Yorum Ekle

  •  Köy enstitülerinin Eyüpoğlu bağlamında fonksiyonları...... icra ettiği fonksiyonların günümüze etkileri hala devam ediyor kanımca.... bu konuda da bir makale bekliyoruz.

    | |

Bilgi

Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.

Üye Paneli

Üye Adı:
Şifre :

Şifrem?
Üye Olun !

Reklam

    Reklama tıklayarak sitemize katkıda bulunun...

Kİmler Çeviİrİmİçİ

Kullanıcılar :

Arama Motorları : Crawl Bot

Şuan Sitede 0 kullanıcı, 1 arama motoru, 3 ziyaretçi ile toplamda 4 kullanıcı bulunmaktadır.

Takvim

«    Kasım 2018    »
PtSaÇrPrCuCtPz
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930