8
2012
Türk Şiirinde Hz. Peygamber (1860-2011) / Prof.Dr. İsmail Çetişli
Konu: Her türlü sanatın (mimari, heykel, resim, musiki, edebiyat vb.) ana kaynaklarından biri din; dinin sınırlarını belirlediği evrene dair varlık, tabiat, insan, olay ve meselelerin birey ve toplumun zihni, ruhu ve gönlünde uyandırdığı coşku ve heyecanlardır. Söz konusu evrensel gerçek, diğer toplumlar gibi, Türk milleti için de geçerlidir. Nitekim Türk milletinin geride bıraktığı son on asırlık kültür ve sanatının ana kaynakların başında İslâmiyet yer alır. Hz. Muhammed, İslâm dinin peygamberi; yani bu dini ve esaslarını insanlara tebliğ eden; tebliğ ettiği dini kendi hayatında bütün derinliği ve genişliği ile yaşayan; kimlik ve kişiliğiyle “örnek” olan insandır. Söz konusu nitelikleriyle O, -özellikle kendisine inanan mümin ve toplumlar için- müstesna bir şahsiyettir. Böyle bir müstesna kimlik ve kişiliğin, toplumun sanatında yankısını bulmaması düşünülemez elbette. Nitekim Türk edebiyatının son on asırlık tarihinde ana konularından biri Hz. Peygamber olmuştur. O kadar ki, XI. yüzyıldaki ilk İslâmî eserlerden bugüne kadarki Türk edebiyatında zengin bir “Peygamber Edebiyatı”nın varlığından bahsetmek hiç de mübalâğa olmaz...
22
2012
ŞERİF AKTAŞ'A ARMAĞAN
İçindekiler3
2010
İSTANBUL’UN UNUTULMUŞ BİR ‘SEMT-İ MEŞHUR’U: BALAT/ PROF.DR.MEHMET TEKİN
İstanbul’un fethi, hangi yönden bakılırsa bakılsın, bizim medenileşme serüvenimizde yeni bir miladın başlangıcıdır. Toplumsal ve kültürel hayatımız fetih sonrasında yeni bir yapılanma sürecine girer. Bu durum, fethedilen İstanbul için de geçerlidir kuşkusuz. Fethedilmenin ezikliğini yaşatmadan fethettiğimiz İstanbul, diyebiliriz ki itibar kaybına uğramadan farklı bir medeniyetin mensubu olmuş; aynı zamanda fethedenleri fethetmiş bir şehirdir. Zaman içinde kazandığı itibardan olmalı ki, ‘şehir’ sıfatı yetersiz bulunmuş, İstanbul’u ‘şehirlerin ecesi’, ‘şehirlerin sultanı’ diye anmak adetten sayılmıştır. İstanbul’u böyle bir konuma getiren, kuşkusuz fetih sonrasında hayata geçirilen şehirleşme projesidir. İstanbul; coğrafyası, insanı ve kültürel zenginliğiyle gerçek anlamda bir ‘terkip’tir ve söz konusu projenin mantığını da yine bu ‘terkip’ gerçeği biçimlendirmektedir. Zaman içinde gündeme getirilen ‘Türk İstanbul’(Yahya Kemal) nitelemesi, terkip gerçeğine gölge düşürmez. Milliyetçi kaygıdan ziyade tarihi bir gerçeği zihinlere taşımak için kullanılan bu sıfatla, bir bakıma, İstanbul’a gerçek anlamda hizmet eden Türklerin hakkı teslim edilmek istenmiştir. Öyle olmalıdır; çünkü İstanbul’u, ‘köhne Bizans’ın sandukasından çıkarıp güzelleştirmek, onu hak ettiği konuma getirmek Türklere nasip olmuştur. Azınlıkta kalan aykırı seslere rağmen bu böyledir. Ayrıntıdan esasa geldiğimizde şunu söylemek mümkün: Osmanlının, İstanbul’a dönük çok özel ve anlamlı bir misyonu, bir beklentisi vardı. Bu beklentinin gerçekleşmesi için de ona dönük özel bir tasarrufun olması doğaldır.
30
2010
İLK KADIN YAZARLARDA TOPLUMSAL KİMLİĞİN YAPILANDIRILMASI SÜRECİNDE BABANIN KEŞFİ / PROF.DR. HÜLYA ARGUNŞAH
Osmanlının yeni bir medeniyet dairesine geçiş süreci ile Türk kadınının toplumsallaşması hemen hemen aynı zamanlara denk gelir. Özellikle ilk kadın yazarların roman ve hikâyeleri bu anlamda önemlidirler. Bu eserler kadının modern edebiyattaki ilk üretimleri olmanın ötesinde onun toplumsallaşma ve kimlik kazanma yolundaki aşamalarını, sancılarını ve bu yoldaki çeşitli çözüm önerilerini de bünyelerinde barındırırlar. Toplumun nispeten kapalı olan bir tarafı konusundaki birikimleri bizzat kendi içinden verme ayrıcalığını taşıyan bu eserler, bir değişim sürecini anlatması bakımından aynı zamanda birer sosyolojik malzemedirler. Bu bildiride ilk kadın yazarların eserlerinde birey-aile ilişkisine dikkat çekilecek, bunun aslında mühim bir toplumsal yansıma olduğu konusu vurgulanacaktır.
20
2010
GÜNAHIN ÇAĞRISI: BİR İNTİHAL HÂDİSESİ / YARD.DOÇ.DR. CAFER GARİPER
Bilim ve sanat alanında intihal yaygın bir şekilde karşımıza çıkmakta, bilim ve sanat hayatının gittikçe kirlenmesine yol açmaktadır. İşin daha vahim tarafı, üniversiteler de dâhil olmak üzere, ilgili kurum ve kuruluşların, yayın organlarının, yetkili kişilerin konuya duyarsız kalması, intihale karşı gerekli tedbiri almaktan uzak bulunmasıdır. Böyle bir ortamda intihalin ileri seviyede artış göstermesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu tür problemlerle sık sık karşılaşan biri olarak burada intihal kavramı üzerinde durduktan sonra mensur şiir üzerine yazdığımız bir makaleden yapılan intihali konu edinmek istiyoruz.
Biz burada şair sıfatını taşıyan Sayın Ali Emre’nin Hece dergisinin Aralık 2006 tarihli 120. sayısında yayımlanan “Düzyazı-Şiirin, Bir Sorun ya da Bir İmkân Olarak Şiir Alanına Sokuluşu” başlıklı yazısını konu edinmek istiyoruz. Sayın Emre’nin bu yazısı tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi’nin 2006 tarihli 4. cildi, 7. sayısında (s. 361-409) yayımlanan "Türk Edebiyatında Mensur Şiir Literatürü" başlıklı yazımızdan geniş ölçüde yapılan intihal durumundadır. Sayın Ali Emre, aynı yıl içerisinde yayımlanan yukarıda adı geçen yazısında söz konusu yazımızdan sayısı yüze yaklaşan cümleyi bir iki kelime değişikliği, kısaltma ve özetleme tekniği ile aktarma yoluna gitmiş, fakat, yararlandığı kaynağı dipnot şeklinde bir kere bile gösterme ihtiyacı duymamıştır. Yalnızca yazısının “Kaynakça” kısmında intihalde bulunduğu yazımızın aslının yayımlandığı derginin,“Yeni Türk Edebiyatı I, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 4, Sayı 7, İstanbul 2006” şeklinde adına cilt, sayı, yıl belirterek yer vermiştir. Burada da makalesinden intihalde bulunulan yazarın adına ve yazısının başlığına rastlanmamaktadır.
16
2010
MODERN/POSTMODERN ZAMANLARDA BİR İNTİHÂL ÖRNEĞİ / NECATİ TONGA
Modernizm ve Postmodernizm hakkında Türkiye’deki en kapsamlı çalışmaydı elimde tuttuğum. Derginin sayfalarını heyecanla çevirmeye başladığımda Ali Emre tarafından kaleme alınan “Gelenekçilik ve Modernlik Tartışmalarında Sentez Arayışları ve Sezai Karakoç Örnekliği” adlı yazı özel olarak dikkatimi çekti. Gerek Sezai Karakoç’a, gerekse gelenek tartışmalarına olan özel ilgim nedeniyle pek çok yazıyı es geçip Ali Emre’nin yazısını merakla okumaya başladım.Fakat daha ilk paragraflardan başlamak üzere okuduğum yazıda tanıdık, çok tanıdık ifadeler dikkatimi çekti. Kelimeler, cümleler, bağlaçlar, fiiller, cümle kuruş tarzı, dil ve üslûp ne kadar da benim daha önce yazdığım bir yazıyı andırıyordu.
Hayra yormaya çalıştım ilkin, ilk cümleleri okurken. Vakit epey ilerlemişti. Uykusuzluğuma verdim. Okumaya devam ettikten sonra fark ettim ki bu yazının özellikle gelenek tartışmalarını ele alan ilk bölümü, benim daha önce Turkishstudies(Türkoloji Araştırmaları) adlı Uluslararası hakemli dergide yayınladığım “Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında Divan Şiiri Tartışmaları ve Gelenekten Faydalanma” adlı yazımdan intihaldi. Ali Emre, benim 2007 sonbaharında yayınladığım yazımdan toplam 19 paragrafı(bu yaklaşık dört sayfa ediyor) kendi yazısına aynen aktarmıştı. Gözlerim hemen dipnot aradı ama yazıda hiç dipnot yoktu.
Aradan epey bir süre geçtikten sonra bu yazıyı, Türk edebiyatında benzer örneklerin bir daha olmaması için yazıyorum. Bir örnek teşkil etsin ve ilmî çalışmalara saygı gösterilsin diye kaleme alıyorum bu satırları.
1
2009
BALKAN SEYAHATİ İZLENİMLERİ / PROF. DR. İSMAİL ÇETİŞLİ
Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı ile Uluslararası Novi Pazar Üniversitesi'nin ortaklaşa düzenledikleri Uluslararası Mehmet Âkif ve Balkanlar'da Kültür ve Düşünce Hareketleri ve Yeniden Yapılanması Sempozyumu vesilesiyle Balkanlar'daki Osmanlı coğrafyasının küçük bir kısmını ilk defa görme imkânım oldu. 24 Mayıs 2009 Pazar günü saat 13.25'te İstanbul Atatürk Hava Limanından başlayan yolculuğumuz 31 Mayıs 2009 Pazar günü saat 17.00'de yine aynı mekânda sona erdi.
Gezip gördüğümüz topraklar, İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan eski Yugoslavya'nın (Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti) 1992'den itibaren dağılması sonucu oluşan yedi yeni devletten (Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Slovenya, Kosova) üçüne (Sırbistan, Kosova, Makedonya) aitti. Hemen belirteyim ki, bölge hâlâ bir barut fıçısı gibi. Onca farklı ırk, din, dil ve kültürün iç içe geçtiği ve sınırların çoğu yerde masa başında çizildiği bir coğrafyada, küçük bir kıvılcımın büyük bir yangına sebep olması içten bile değil. Dün ve bugün olduğu gibi, yarın da çıkabilecek bir yangında en büyük acıyı yine Müslümanlar yaşayacak.
9
2009
AŞK VE GURUR'UN SOSYAL HAYATINDAN KADIN PROBLEMİNE BAKIŞ / NAZİRE ERBAY
Toplumsal değişim; inanca ait değerler, yönetim şekli, teknolojik imkânlar, bir milletin kültürel varlığı ve onların korunumu, vb. ile bağlantılı olarak gelişir ve değişir. Değişim toplumun bilinen veyahut bilinmeyen her kesiminde söz konusu olabilir ve farklı şekillerde açığa çıkar. Her toplum değişimi uzun zaman dilimlerinde, yaşadığı olayların neticesinde, yüzyıllardır farklı anlam ve boyutta belli şekillerde yaşamaktadır. Toplumun olaylara, insanlara bakışı, kabulleri ve retleri ile bağlantılı olarak değişim, her seferinde farklı boyutlarda tezahür eder.
Roman sanatı, toplumu ve insanı anlatmakla yükümlü olduğundan edebi değerinin yanında edebiyat tarihine, sosyal tarihe ve siyasi tarihe de yol gösterir. Nihayetinde, her milletin kendisine ait sosyal değişimini ve gelişimini, o milletin roman sanatının izlediği yolu takip ederek belli sonuçlara ulaşmak mümkündür.
30
2009
KARACAOĞLAN’DAN SABAHATTİN ALİ’YE TEVEKKÜLÜN VE BAŞKALDIRININ ŞİİRİ / YARD. DOÇ. DR. CAFER GARİPER
KARACAOĞLAN’DAN SABAHATTİN ALİ’YE TEVEKKÜLÜN VE BAŞKALDIRININ ŞİİRİ
YARD. DOÇ. DR. CAFER GARİPER
- yazıyı okumak/ indirmek için yazının devamına tıklayın –
Üye Paneli
Reklam
Kİmler Çeviİrİmİçİ
Ziyaretçiler: 10
Yok

Yazar: