| Yok. |
| Yandex |
| Siteye Yazanlar: | |||
| 1 | Admin | 516 | |
| 2 | cgariper | 20 | |
| 3 | ibrahim tüzer | 7 | |
| 4 | icetisli | 5 | |
| 5 | Ulutaş Nurullah | 3 | |
| 6 | a.kocakoglu | 3 | |
| 7 | VEYSELŞAHİN | 3 | |
| 8 | Gülseren Özdemir | 2 | |
| 9 | nolens | 2 | |
| 10 | Ercan_Köksal | 2 | |
Makaleler: |
| Son 1 Saat: 0 |
| Bugün: 0 |
| Bu Ay: 4 |
| Toplam: 588 |
| Onay Bekleyen: 10 |
| Kayıtlı Kullanıcı: |
| Yeni Kayıt:1 |
| Son 1 Saat:0 |
| Bu Ay:60 |
| Toplam:4392 |
| Yasaklı:0 |
| Son Kayıtlı Kullanıcı: Habibe Yastıkcı |
Lütfen kurunuz.
Merhaba Maiduruay,
Cafer Hoca'nın, öğrencilerine karşı nasıl bir tutum sergilediğini merak ettiğinizi söylemişsiniz. Hocamızı tanımadığınızı belirtmiş, kendisini yargılamış daha da ileri gidip tanımadığınızı söylediğiniz bir Hoca'yı öğrencilerine karşı hoşgörülü olmaya davet etmişsiniz ve de bunun arzu olarak kalacağını söylemişsiniz. Buraya kadar sorun yok sanıyorum. Ancak, yanlış bir durum sözkonusu. Öncelikle tanımadığınız, ders almadığınız, sohbetinde bulunmadığınız bir Hoca'dan bahsederken bu kadar önyargılı ve de ithamkar davranmanız ne kadar doğru? Peki, ben kimim? Neden size böyle bir karşılık verme gereği duydum. Hemen açıklayayım. Ben Cafer Hoca'dan dört yıl eğitim almış, kendisiyle ders dışında sohbet etme şansına ulaşmış şanslı kişilerdenim. Siz, Cafer Hoca'yı tanımayan biri olarak onun hakkında yorum yapma hakkını kendinizde bulunca, ben de tanıyan biri olarak size cevap yazma gereği duydum. Cafer Hoca'nın öğrencileri kendisini sadece başarısı, saygınlığı, karakteri için sevmez. Cafer Hoca'nın öğrencileri onu, en çok hoşgörüsüyle, öğrencilerine verdiği değerle, onları kırmayıp son derece güzel geziler düzenlemesiyle, lisans yıllarını anlamlı kılan hoş sohbetler etmesiyle ve de en önemlisi onlara güvenmesi ve de inanmasıyla kalplerinde saygın bir yere sahiptir. Umarım, bir önyargıyı, haksız bir tutumu kırabilmişimdir...
Abdullahkoçal'a da bu noktada hak veriyor ve herkesi daha fazla konu dışına çıkmamaya davet ediyorum.
Sıcak bir İzmir akşamından sevgiler...
Size de merhaba,
Belki yanlış anladım, belki eksik anladım, belki de sizi ve düşüncelerinizi anlayacak yeterlilikte değilim. Bunların hiçbirini problem olarak görmüyorum; çünkü ne kendi adıma ne de yolun başındaki gençler adına sizler kadar umutsuz değilim. Çünkü ben tam bir Yeni Türk Edebiyatı aşığıyım ve kendimi geliştirebilmek adına sizleri, sizler gibi değerli akademisyenlerin yazılarını heyecanla takip ediyorum. Ama bir şeyi çok merak ediyorum. Neden bu kadar umutsuzsunuz biz gençlik konusunda? Biliyor musunuz sizi tanımıyorum; ama böyle bir yaklaşımla öğrencilerinize karşı nasıl bir tutum sergiliyorsunuz hakikaten merak ediyorum. Onlara karşı biraz daha hoşgörülü olmanızı arzu ederdim. Korkarım ki bu yalnızca bir arzu olarak kalacak.
MAİDURUAY merhaba,
Söylediklerimi doğru anlamış olmanızı arzu ederdim. Yazık ki, bu, arzu olarak kalacak. Getirdiğiniz eleştiri ortaya koyduğum görüş ve tespitleri doğru çıkarıyor. Bunu hiç istemezdim. Keşke metne derinlikli ve analitik kavrayışla bakabilseydiniz.
bolat merhaba,
Yarasa karanlığı sever. Tıpkı bilim ve hukuk dışı kişiler gibi. Haksızlıklar, yanlışlar, intihaller karanlıkta varlık kazanır ve çoğalır. Ancak, bir toplum var olmak istiyorsa ışığa, aydınlığa koşacaktır. Aydınlık ve ışık toplumların var olabilecekleri medeniyetlerin yapı taşıdır. Medeniyetler, bilim ve hukuk üzerine inşa edilir. İnsanlar ne zaman sloganların, hiziplerin ötesine geçip bilim ve hukuk merkezli zihin yapılanmasına ulaşırsa medeniyetlerin inşası da o kadar kolaylaşır.
Tespitiniz çok şaşırttı beni. Hem Yahya Kemal'i hem de Ahmet Hamdi Tanpınar'ı çok severim. Bu nedenledir ki onlar üzerine yapılan her türlü yorumu dikkatle takip ederim. Bundan önceki yorumlarda hiç böyle bir açıklamaya rastlamamıştım. Dikkatinize ve iki durum arasında kurduğunuz paralelelliğe hayran kaldığımı belirtmek isterim.
Merhaba Hocam, İbrahim Bey'e yönelik eleştirilerinizi yanlış anlamıyorsam kullandığı dili esas alarak yapmışssınız; ancak bunu yaparken siz de ondan farklı bir dil kullanmamışsınız. Ben bir akademisyenin, hele de bu edebiyat alanında ise, dili basitleştirerek okuyucuya gitmesinden ziyade, dili kendi zenginliği ve gösterişi içinde şımartarak okuyucuyu düşünmeye çağırmasının daha mantıklı olacağına inanıyorum. Bugün sitenizi ve her kim, ne yazmış ayrımına gitmeden tüm yazılarınızı heyecanla takip ediyorsam bunun sebebi, dilin kullanım tarzındaki ustalıktır.Sizler, "herkesleşmeyen" , "kendisi" olmuş insanların var olduğu bir okuyucu kitlesini karşınızda bulmak istiyorsunuz. Unutmayın ki "herkesleşmeyen" okuyucu bulmak için" herkesleşmeyen" yazılar yazmak gerekir ki bu da umut etmekle değil; bir yerlerden başlamakla olur.
Yorumumuzdan hareketle yukarıda yer alan üç farklı imzayla çıkan yorumlara bakılırsa giriş üzerine düşülmüş not çevresinde düşünmeye devam edeceğiz. Bu düşünme edimi, Tüzer’in makalesinden yola çıkarak genelde Türkiye’nin yufkalaşmış zihni üzerinde toplanacak gibi görünüyor. Tıpkı Tüzer’in Kassandra Damgası’ndan yola çıkarak görüşler getirmesi, bir tarafıyla kendi zihin üretimini de metne yüklemesi gibi.
Öncelikle Koçal, önümüzde duran hadiseye olumlu yönüyle bakmamızı teklif ediyor. Yeni nesil adına kendi kuşağından bilim alanında yetişmeye hazır olanların bulunduğu tezini ileri sürüyor. Bunu yaparken de "Biz, 'yeni nesil' olarak buradayız!" diyerek Oğuz Atay'ın "Ben buradayım ey okur, sen neredesin" sözüyle metinlerarasılık / söylemlerarasılık kuruyor. Koçal, henüz mümkünle imkânsızın sınırının bulanıklığının kalkmadığı bir zaman diliminde yolculuk yapıyor olsa gerek. Yetişmek, var olmak hiç de kolay değil. Öncelikle kişinin bağ ve bağlantılarını aşması, öz varlığını pazara sürmesi gerekir. Bakarsınız müşteri olarak şeytan da çıkabilir karşımıza. Bunu göze alabilecek kahramanlığa ihtiyaç var her şeyden önce.
Tüzer’in Kremlin Palace’dan yankılanan sesinden yazılarını okuyanların bulunduğu, yazılarına ilginin olduğu anlamını çıkarmak hiç de güç değil. Sonra yazının belki bir çift gözün dikkatini çekebileceği ön kabulünden yola çıkarak yazılması gerektiği fikriyle hareket edilmesinin doğru olacağı kanaatini ortaya koyuyor. Bu tespit ve görüşlere katılmak mümkün. Şüphesiz Tüzer’in getirdiği bakış, içerisinde doğruyu barındırdığı kadar yanılsamayı da barındırabilir. Zamanımızdan yaklaşık üç yüzyıl kadar önce böyle bir durumda yanılsamanın alanına çıkan Nedim,
Yok bu şehr içre senin vasfettiğin güzel Nedim
Bir perî-süret görünmüş bir hayâl olmuş sana
demişti. Tüzer’in otuz beş kırk yıl sonra Nedim’in sesini ödünçlememesini temenni etmekten başka ne yapabiliriz?
Mesele şu: Bugün yazık ki ülkemizde zihin gelişimi gereğince aşama kaydetmiş görünmüyor. Okumayan, düşünmeyen geniş bir kitleyle karşı karşıyayız. Üniversitelerin toplumu olumlu yönde değiştiren, dönüştüren yapıda işlevini gereğince yerine getirdiğini söylemek güç. Üniversitelileşmenin hızla artışı tersine işlev üstlenmiş görünüyor. Üniversiteler toplumu değiştirip dönüştüreceği yerde toplum üniversiteleri değiştirip dönüştürüyor. Bu rol değişiminde yanlış olan ne var, diye düşünülebilir. Yanlış olan, bir taraftan gittikçe zihin seviyemizin irtifa kaybetmesi, diğer taraftan sığlaşmasıdır. Tam da burada Admin’in getirdiği görüşe hermenetik açılımda bulunabiliriz. Biz burada toplum-üniversite ilişkisini bilimsel zihin yapılanması etrafında merkezileştirerek probleme yaklaşmak durumundayız. Ahlâkçı ya da pragmatik olmanın peşinde değiliz. Bugün üniversitenin çoğu bölümünde esaslı konular üzerinde ciddi görüşler getirme ve bunu öğrencilere aktarmada zorluğumuz oluşmuş durumda. Geçmiş dönemlere göre daha da büyüyen bir güçlük bu. Bu güçlüğün, daha ziyade köy toplumundan gelmemizin yarattığı paradigmadan kaynaklandığını söylemek doğru olacaktır. Üniversiteler üniversal açılıma kavuşmak şöyle dursun enformatik cehalet içerisine girmiş durumda. Dünyayı algılama, olayları ve olguları yorumlama bakımından zihin genişlemesine şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır. Oysa çevremizi dikkatli bir bakışla gözlemlediğimizde zihni genişleme şöyle dursun, mankurtlaşma ve mankurtlaştırma faaliyetinin hızla devam ettiğini görüyoruz. Tüzer’in yazısından kalkarak söz konusu makalenin yerini bulmayabileceği argümanını getirmemiz bundandır. Oysa söz konusu yazı ve çok sayıda başkaca yazı ciddi bir okuyucu kitlesi tarafından karşılanabilmelidir. Bu da zihin yapılanmasının gelişmesiyle ve farklı bir epistime ile düşünebilmenin toplumun büyük kesimine yayılmasıyla mümkün olur. Ancak bu gelişme ve genişlemeden sonra kültür, sanat ve bilim hayatımız zeminine oturacaktır. Hiçbir felsefî sistemle temas etmeyen yahut edemeyen, estetik yoksulu, hayat faaliyeti önemli ölçüde beş duyuyla sınırlanmış şekilde yaşamalar sanat, medeniyet ve bilim hayatına ne katabilir?
Şüphesiz ülkemizde kendiliğinin farkındalığını oluşturabilmiş zihin açılımına sahip kişilikler bulunmakta. Önemli olan bunların oranının artması ve dikkate değer çalışmaların ortaya konmasıdır. Sonuçta yapılmış her iyi çalışma geleceğe açık mektup olma özelliğini taşıyacaktır. Onlar zaman içinde yerini bulacaktır.
Bu gün pazar. Dışarıda güneş var. Bahar gelmiş dağlara, nehirlere, bahçelere.
Fakültedeki hücresinde çalışmaya çalışan
c g a r i p e r
Merhabalar,
Evvel emirde akla gelen "halkın seviyesine inmek ya da halkı kendi seviyenize yükseltmek" tarzındaki,artık işporta malı haline gelmiş söylemleri bir kenara bırakarak, "üniversal" düşünceyi temin etmek adına ışığı nerde görebileceğimizi hiç mi hiç düşünmeden girdiğimiz akademi tünelinde yollar açarak yürümek zorundayız. Yılmadan ve kim ne derse desin, bu karanlıkları aydınlığa kavuşturmak adına çıkılan yolu en kötü ihtimalle geleceğe yazılmış bir mektup, bir mesaj olarak algılamalıyız...
Yazılan her makale, ifade edilen her düşünce elbet muhatabını bulacaktır. Belki de hazır olanların durumlarını hiç dert etmeden, muhataplar yaratmak için yazmalıyız, üretmeliyiz!
Bu türden konuları gündemimize taşıyanlara, taşınmasına vesile olanlara daim muhabbet ve hürmetle...
Sayın Cafer hocam merhaba,
elbette yazı okunmak, düşünmek ve üzerine tartışma yapmak içindir.
Şu an bile bizlerin yaptığı bu değil midir?
Sizlerin, bir edebî eseri daha derinlikli anlam alanlarına taşıyarak okuma/düşünme gayreti ve bu doğrultuda birer emek mahsulu olan yazılarınız sadece ilmî ve edebî alanlarda değil hayatın tüm safhalarında ortaya çıkan sıradanlaşmaya/herkesleşmeye karşı duruş değil midir?
Evet, hayatı kendi zihinsel çağrışımlarıyla karşılamak isteyen ve insan için en ayırıcı vasıf olan düşünme/akletme eylemini kendisine verilmiş en önemli şans olarak kabul eden insanlar gibi ben de, kitapçıda Aşk-ı Memnû romanına tesadüf edince arkadaşına, "aa baksana aşkı memnu dizisinin kitabını da yazmışlar" diyen bir neslin olduğunun farkındayım.
Ya da çok değil 30-40 sene öncesinin bile kelime dünyasına zihinsel konforunun bozulmasını göze alamadığı için burun kıvıran insanların varlığından haberdarım.
Fakat diğer taraftan şahsi mail adresime "hocam yazdıklarınız bizim .... Sosyal Bilimler Lisesi'nde ilgiyle takip ediliyor, haberiniz olsun" şeklinde gelen mesajlardan ya da "bu konu üzerine hiç böyle düşünmemiştim, zihnime farklı bir kapı aralamış oldunuz" diye yazan, "herkes" kadar olmasa bile, insanların varlığı beni umutlu kılıyor...
Akademisyen, eğitmen, eleştirmen ya da her ne isek en nihayetinde insanlardan bir insan olarak kendi boyamızı bu yeryüzüne çalmaya çalışıyoruz. Kullandığımız renkler, renklerdeki baskın tonlar hangi boyadan ne kadar kullandığımızı ele veriyor. Yazdıklarımızı dolayısıyla da düşünce seviyemizi, herkes'in kullandığı renklerin ötesine taşımak, farklı tonlarla hayatını anlamlandırmaya çalışan insanlarla yollarımızı şöyle ya da böyle mutlaka birleştiriyor.
Belki de tüm mesele herkes tarafından anlaşılmayı beklemek yerine "sadece bir çift göz"ün size yönelebileceği ihtimalıni taşımak... ve de "diri" durmak...
Selam ve saygı ile...
İbrahim TÜZER
Antalya / Kremlin Palace
Sayın Cafer Hocam;
İbrahim Tüzer'e yaptığınızı eleştirinin yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Fakat tasvir ettiğiniz kadar karanlık bir ortamda da değiliz. Bardağın dolu tarafı daha çok yer kaplamakta hani. Ve her malın müşterisi farklıdır; kimininkinin az ve seçkin oluşunun yanında kimininkinin çok ve sıradan olması pek doğaldır. Sayın Tüzer'in yazısıysa binlerce kişi (buna 'herkes' diyebiliriz) yerine nitelikli yüzlerce değil; onlarca 'kendisi' olmuş kişi tarafından ilgi görse kesinlikle amacına ulaşmış olacaktır.
Sayın Cafer Hocam,
"Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır."
Biz, 'yeni nesil' olarak buradayız!
Yazının giriş kısmı üzerine düşülmüş not:
Aytmatov’un Kassandra Damgası romanı üzerinden yazılmış bu yazının bu yıl içerisinde, 2010 yılı nisan başı itibariyle, okuduğum yazılar arasında ayrıcalıklı bir yazı olduğunu öncelikle itiraf etmeliyim. Bu yazısında Tüzer, Ortega Gasset, Heidegger ve Shayegen’den kalkarak öncelikle insanı ontolojik yönüyle sorgulama yoluna gidiyor, herkesleşen insanla kendiliğinin farkındalığını oluşturabilen insan arasındaki ayrımı işaret ediyor. Daha sonra insanın ontolojik anlamıyla sanatkâr ve sanat eseri arasındaki bağa temas ediyor. Eco’nun bakış açısını merkezileştirerek sanat eseri-okur arasında olması gereken ilişkiler ağına dikkatlerimizi yöneltiyor. Bu kısa girişte şüphesiz Tüzer’in konuyu ele alış yöntemi ve geliştirme uğraşı içinde olduğu argümanlar ufuk açıcı. Ufuk açıcı olduğu kadar da ihtiyaç duyulan insanı ve okuyucuyu modelleyen bir bakış. Buna rağmen giriş üzerinde düşünmeye çalışacağız. Daha doğrusu sesli düşüneceğiz. Belki de itirazlarımız olacak.
Yazarın Gasset’den ve Heidegger’den ödünçleyerek herkesleşmenin karşısına koyduğu “benliğine dalma” ve “ontolojik farklılık” problemi, bir başka söyleyişle kişinin kendisi olması problemi insanlığın başlıca problemlerinden biri. Özellikle herkesleşmenin hızla yaşandığı, sürüden biri olmanın ayrıcalık kabul edildiği, düşünmeyi öğrenme yollarının kendi ellerimizle kapatıldığı, sanat eserinin derin yapısıyla bağ kurabilecek zihin açılımına yönelmenin daha baştan kesintiye uğradığı bir toplum yapılanmasında Tüzer’in tespit ve görüşlerinin ne kadar geçerliliğinin olacağı ve yankı bulacağı şüpheli. Daha baştan edebiyat bilimi çerçevesinde kurduğu dille okuyucuyla kendisi arasına aşılması güç mesafe koymuş durumda. Üniversitelerin bile hızla içinin boşaldığı süreçte Tüzer’in yazısı, o umudumuzu hiç kesmediğimiz geleceğe gönderilmiş mesaj/mektup gibi görünüyor. Tüzer, ya geleceği bekleyecek ya da bu ve buna benzer yazılarını başka dillere aktararak herkesleşmeyen okuyucular bulacak kendisine. Sonuçta yazı okunmak, düşünmek ve üzerinde tartışma yapmak içindir.
(Yazının giriş kısmı üzerine düşülmüş nota not: söz konusu yazı ve bu notumuz üzerinde düşünce geliştirilirse biz de düşünmeye devam edeceğiz demektir)
c gariper
Dergiyi Dergâh Yayınları çıkarmakta.Dolayısıyla abonelik işlemleri de Dergâh yayınları üzerinden yapılabilir. Yılda iki defa yayımlanacak derginin abone bedeli 26.00 TL, Tel. 0.212.526 99 41
Abonelik için hesap Nu:
Ziraat Bankası (Cağaloğlu Şubesi)
İBAN: TR 91 0001 0008 8929 0448 1950 01
İSMET ÖZEL, ŞİİRE DAMITILMIŞ HAYAT / İBRAHİM TÜZER
Saygılarımla...
--------------------