Mizancı Mehmed Murad (1854-1917) sadece yayımladığı gazete ve fikirleri ile değil fırtınalı hayatı ile de dikkat çekmiş farklı bir isimdir. Bu cevval ve münekkit adamın kaleminden çıkarak edebiyat tarihimizde yerini alan Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanı pek çok özelliği ile önemli bir eserdir.Hocaların hocası Prof. Dr. Şükrü Elçin 1912 yılında Rumeli'de eski Osmanlı vilâyetine bağlı Florina'da doğmuştu. Balkan Harbi'nde Yunan ve Bulgar komitacılarının zulümlerini aile büyükleri yaşadılar. "Bana Bir Resim Getirdiler" başlıklı şiirinde çocukluk günlerinde annesinin amcası Talha Beğ'in Bulgar eşkıyası tarafından kulaklarının kesilişini gerçekçi bir biçimde dile getirmiştir. Babası Murat Elçin, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Florina şubesinin kurucularındandır.
Yunan ordusunun İstiklâl Savaşı'nda Türk ordusu karşısında bozguna uğraması, Yunanistan'daki Türklere yapılan zulmün artmasına sebep olur. 1924 yılında Yunanistan'da yaşayan Türkler mübadil olarak Türkiye'ye getirilirler. Şükrü Elçin'in ailesi de önce Manisa ilinin Kula ilçesine iskân edilir. Aile daha sonra aynı ilin Turgutlu ilçesine yerleşeceklerdir.
...
İnsan, kendi kurduğu değerlerle yaşayan canlı bir varlıktır. Bu değerler, insanı kendilik yolunda ayakta tutar. Birey ve millet, varlığını kendilik bilincini oluşturduğu sürece ebedi kılar. Ömer Seyfettin de öyküsünde bireyin veya toplumun kendini var etmek için dönüştüğü geleneksel değerleri yeniden canlandırmayı amaçlar. Özellikle bireyin veya milletin yaşamsal değerlerini zamanın elinden kurtararak, milletin millî hafızasını, geleneksel değerler içinde kişi, zaman ve mekân düzleminde inşa etmeye çalışır.
Hasan Özkılıç, öyküye gönül vermiş bir anlatı ustası. Kuş Boranı, Şerul'da Beklemek, Orada Yollarda'dan sonra, Gönlümün Şirazesi Bozuldu kitabıyla öyküde yepyeni bir tarzın öncülüğünü yapıyor. Bu kitabın tüm öyküleri, esin kaynağını çeşitli yörelere özgü uzun havalardan alıyor. Uzun havanın yürekleri ince ince kanatan yanık ezgi ve dizeleri, öykü sanatı içinden süzülüyor ve yepyeni estetik tatlarla buluşuyor. Müzik görselliğe eşlik ediyor; özellikle Doğu Anadolu coğrafyasının sarp ve sert koşullarında her biri imkânsız bir aşka, bir zor sevdaya dönüşen bütün uçurumların, bütün acıların ve gözyaşlarının, yoksulluğun ve kimsesizliğin altı çiziliyor. Anlıyoruz ki "aşk, gönlün şirazesinin bozulmasıdır." İmkânsızsa, uzaktansa, anlatılmıyorsa ve gizemliyse; gönlü yaktığı kadar suyu bile yakıp kavuran bir duygudur aşk. İç dengeleri bozuluyor, alıştığı yaşantıların dışına çıkıyor insan, içteki kaos dışa yansıyor, yanık bir ezgiye dönüşüyor; uzun havaların atmosferinde derinleşen duygular, insanı ve coğrafyayı çepeçevre kuşatıyor.
Cumhuriyet dönemi Türk romanına değişik bir bakış!
İnsanlar yaşamış oldukları hayatın sıradanlıklarını ve bunun karşısında mecbur bırakılmışlığını birden bire fark edemezler. Jung'un "yeniden doğuş" olarak tarif ettiği bu duruma kişi, hayatında yaşayacağı köklü bir sarsıntı/değişim ile ulaşır. Bu sarsıntı/değişim, kimi zaman, hayatın anlamsızlığı, kimi zaman ölüm korkusu kimi zaman da "korku" ve "umutsuzlukla" beraber gelmektedir.
Modern Türk şiirinin köklü bir değişim ve yeniden yapılanma sürecine girdiği 1950'li yıllarda ilk şiirlerini yayımlamaya başlayan Sezai Karakoç, sanat ve hayat anlayışını belirli bir çizgi üzerinde geliştirmeye daha işin başından itibaren azamî ölçüde hassasiyet göstermiştir. Bu çizgi bizzat kendi ifadesiyle "hakikat ve var oluş, hayat ve ölüm, zaman ve ebedîlik temalarını gıda edinmiş ruhun yeryüzüne çektiği çizgi"dir. Şairin kendi kendisi olabilmesine giden biricik yolun sürekli bir değişim ve başkalaşımdan geçtiğini düşünen Karakoç, hem sanatını hem de şahsiyetini daima bu çizgi üzerinde gerçekleştirmiştir. Zira bütün şiirlerini kronolojik olarak bir araya getirdiği Gün Doğmadan adlı eserini incelediğimizde belki evreleri muhtelif "sağanak"larla örülü bir iç ve dış zamanın -nizamın da diyebiliriz- âdeta manzum bir romanıyla karşı karşıya olduğumuzu anlar; bu değişim ve başkalaşım sürecinde şairin bizatihî kendisinin çağırdığı ilk söze sadık yeni sağanaklarla nasıl her dem ölümü tadıp her dem yeniden doğduğunu yine belki duyar ve hissederiz.
Şiirin son çınarı devrildi. Türk edebiyatının en çok eser veren şairlerinden olan Fazıl Hüsnü Dağlarca, İstanbul’da yaşamını yitirdi. Bir süredir tedavi gördüğü hastanede vefat eden Dağlarca, 94 yaşındaydı.
Ölüm hem evrensel bir olgu hem de bir estetik izlektir. Ölüm izleğine ilk sözlü ve yazılı eserlerden bugüne pek çok metinde rastlanır. Tanzimat'tan bu yana Türk edebiyatı ölümü verili koşullar altında anlamaktan çıkmaya başlamıştır. Özellikle Hamit'ten sonra ölüm felsefi, dünyevi ve bireysel bir niteliğe bürünmüştür. Bu izlek üzerine yapılan çalışmalar da fazla değildir. Bu bildiride 1970'li yıllarda ün kazanmış kadın yazarlardan Adalet Ağaoğlu'nun "Ölmeye Yatmak" ve Tezer Özlü'nün "Yaşamın Ucuna Yolculuk" adlı romanları, karşılaştırmalı edebiyat bilimi ölçütlerine göre ölüm izleği açısından incelenmeye çalışılmıştır. Ölüm izleği karşılaştırılırken dikkat edilen ana motifler şunlar olmuştur: Kahramanların ölüme karşı tutumları (attitude), ölme arzuları, ölüm korkularının ortaya çıkış ve sergileniş biçimleri, bu korkuyla yüzleşme ve baş etme yöntemleri, ölüm biçimleri. Bu motifler hem yazarların, hem başkişilerin tutumları açısından karşılaştırılmıştır. Sonuçta romanların adından başlayarak kişi, olay örgüsü, zaman, mekan, dil ve üslup gibi anlatı ögelerinin hepsini biçimlendiren ana etkenin bu izlek olduğu belirlenmiştir. Ölüm yalnızca yazarların kişisel seçimleri nedeniyle değil dönem koşullarının da etkisiyle işlenmiş bir izlektir. Başkişilerin ölüm yolculukları yaşama olan inanç ve bağlılığın zayıflamasına koşut bir gelişim gösterir. Yapıtların estetik değerinde yazarların ölüm izleğini başarıyla işlemiş olmaları ana etkendir.