alt     Mizancı Mehmed Murad (1854-1917) sadece yayımladığı gazete ve fikirleri ile değil fırtınalı hayatı ile de dikkat çekmiş farklı bir isimdir. Bu cevval ve münekkit adamın kaleminden çıkarak edebiyat tarihimizde yerini alan Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanı pek çok özelliği ile önemli bir eserdir.
     Mizancı Murad, kaba muaşaka tasvirlerinin millî roman diye itibar görmesinden rahatsızlık duyar ve ahlakçı edebiyat anlayışının bir yansıması olarak ediplik iddiasında bulunmaksızın Turfanda mı Yoksa Turfa mı? ile kendince "millî roman"ın olması gereken örneğini verir. Sosyal ve siyasal alanda gördüğü aksaklıkları eleştirir ve bu aksaklıklar için çözümler önerir. Mizancı Murad'ın eğitim, siyaset, yeni insan tipi, köy ve köylü kalkınması konularında ileri sürdüğü fikirler sonraları gerçekleşecek birer kehanete dönüşür. Bütün bu özellikleriyle Türk romanı tarihinde önemli bir yer işgal eden Turfanda mı Yoksa Turfa mı? romanı, umarız bu baskısıyla da hak ettiği ilgiyi görür.
     Eski harflerle 1308 (1890-1891) yılında bir kez basılan bu roman, yeni harflerle epeyce baskı yapmıştır. Yılların ve alfabe değişikliğinin araya soktuğu müşkülleri aşarak Türk okuruna orijinal metin aktarımını geniş bir inceleme ile sunmaktan mutluyuz.
     IQ Yayınları, İstanbul 2008
  Tarih: 27 Ekim 2008   |   Görüntüleme: 291   |   Yorumlar: 3
Yazar Admin, Kategori: DUYURULAR

     Hocaların hocası Prof. Dr. Şükrü Elçin 1912 yılında Rumeli'de eski Osmanlı vilâyetine bağlı Florina'da doğmuştu. Balkan Harbi'nde Yunan ve Bulgar komitacılarının zulümlerini aile büyükleri yaşadılar. "Bana Bir Resim Getirdiler" başlıklı şiirinde çocukluk günlerinde annesinin amcası Talha Beğ'in Bulgar eşkıyası tarafından kulaklarının kesilişini gerçekçi bir biçimde dile getirmiştir. Babası Murat Elçin, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Florina şubesinin kurucularındandır.

     Yunan ordusunun İstiklâl Savaşı'nda Türk ordusu karşısında bozguna uğraması, Yunanistan'daki Türklere yapılan zulmün artmasına sebep olur. 1924 yılında Yunanistan'da yaşayan Türkler mübadil olarak Türkiye'ye getirilirler. Şükrü Elçin'in ailesi de önce Manisa ilinin Kula ilçesine iskân edilir. Aile daha sonra aynı ilin Turgutlu ilçesine yerleşeceklerdir.

     ...

  Tarih: 27 Ekim 2008   |   Görüntüleme: 32   |   Yorumlar: 0
Yazar Admin, Kategori: Makale » Milli Edebiyat
alt     İnsan, kendi kurduğu değerlerle yaşayan canlı bir varlıktır. Bu değerler, insanı kendilik yolunda ayakta tutar. Birey ve millet, varlığını kendilik bilincini oluşturduğu sürece ebedi kılar. Ömer Seyfettin de öyküsünde bireyin veya toplumun kendini var etmek için dönüştüğü geleneksel değerleri yeniden canlandırmayı amaçlar. Özellikle bireyin veya milletin yaşamsal değerlerini zamanın elinden kurtararak, milletin millî hafızasını, geleneksel değerler içinde kişi, zaman ve mekân düzleminde inşa etmeye çalışır.
     Çalışmamızda Ömer Seyfettin'in "Başını Vermeyen Şehit adlı öyküsünü kendilik bilinci ekseni etrafında incelemeye çalıştık.
  Tarih: 24 Ekim 2008   |   Görüntüleme: 196   |   Yorumlar: 0
alt     Hasan Özkılıç, öyküye gönül vermiş bir anlatı ustası. Kuş Boranı, Şerul'da Beklemek, Orada Yollarda'dan sonra, Gönlümün Şirazesi Bozuldu kitabıyla öyküde yepyeni bir tarzın öncülüğünü yapıyor. Bu kitabın tüm öyküleri, esin kaynağını çeşitli yörelere özgü uzun havalardan alıyor. Uzun havanın yürekleri ince ince kanatan yanık ezgi ve dizeleri, öykü sanatı içinden süzülüyor ve yepyeni estetik tatlarla buluşuyor. Müzik görselliğe eşlik ediyor; özellikle Doğu Anadolu coğrafyasının sarp ve sert koşullarında her biri imkânsız bir aşka, bir zor sevdaya dönüşen bütün uçurumların, bütün acıların ve gözyaşlarının, yoksulluğun ve kimsesizliğin altı çiziliyor. Anlıyoruz ki "aşk, gönlün şirazesinin bozulmasıdır." İmkânsızsa, uzaktansa, anlatılmıyorsa ve gizemliyse; gönlü yaktığı kadar suyu bile yakıp kavuran bir duygudur aşk. İç dengeleri bozuluyor, alıştığı yaşantıların dışına çıkıyor insan, içteki kaos dışa yansıyor, yanık bir ezgiye dönüşüyor; uzun havaların atmosferinde derinleşen duygular, insanı ve coğrafyayı çepeçevre kuşatıyor.
  Tarih: 24 Ekim 2008   |   Görüntüleme: 33   |   Yorumlar: 0
Yazar Admin, Kategori: KİTAPLIK » Yeni Çıkanlar
alt   Cumhuriyet dönemi Türk romanına değişik bir bakış!
Alper Çeker bizi yıllar sonra yeniden "Cumhuriyet baloları"na götürüyor. Oralarda bir de davetsiz konuklar var. Uygunsuz duruşlarının altında bir eleştiri, bir hesaplaşma isteği görülüyor.
   Kimdir bunlar? Bir eleştiri kitabının içinde işleri nedir?
   Eleştirmenin bir romancı gibi temas ettiği bu kişilerin dönemin muhalif Türk romancıları olduğunu öğreniyoruz. O günlerdeki adıyla "müesses nizam" denilen bürokratik düzene muhalif kalemlerdir onlar.
   Kitabın şaşırtıcı yanı, bu muhalefetin (Cumhuriyet dönemi Türk romanında) marjinal bir kol olmadığını, tam aksine, Halide Edip Adıvar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay gibi Türk edebiyatının önde gelen isimleri tarafından temsil edildiğini göstermesidir.
   Okuyucu kitapta Cumhuriyet döneminin siyasi gelişmeleri ile paralel bir biçimde yorumlanan romanlara da yönelik farklı ve özgün bir bakış açısı bulacaktır.
   "Bu dönem edebiyatında Doğu-Batı, apartman-konak, gelenek-modernlik gibi çatışmalar çok sıkı işlenmiş ve çeşitli incelemelerde bu konulara değinilmiştir. Ancak biz, romanlarda döneme getirilen eleştirinin bugüne kadar ele alınmadığını düşündüğümüz yönleri ile ilgilendik," diyen Alper Çeker'in tahlilleri ayrıca ilginizi çekecektir. 
   ÖZGÜR YAYINLARI,İSTANBUL 2008.
  Tarih: 23 Ekim 2008   |   Görüntüleme: 40   |   Yorumlar: 0
alt     İnsanlar yaşamış oldukları hayatın sıradanlıklarını ve bunun karşısında mecbur bırakılmışlığını birden bire fark edemezler. Jung'un "yeniden doğuş" olarak tarif ettiği bu duruma kişi, hayatında yaşayacağı köklü bir sarsıntı/değişim ile ulaşır. Bu sarsıntı/değişim, kimi zaman, hayatın anlamsızlığı, kimi zaman ölüm korkusu kimi zaman da "korku" ve "umutsuzlukla" beraber gelmektedir.
     Oğuz Atay'ın "Korkuyu Beklerken" isimli kitabına adı veren hikâyede, yukarıda kısaca ifade edilmeye çalışılan "sarsıntı/değişim" söz konusudur. Kahramanımız "ölüm"den duymuş olduğu "korku" sayesinde kendi "ev"ini/evrenini keşfeder ve Ortega Gasset'in ifadesiyle ruhunun dış alanlarından merkeze doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculuk sırasında farkına varılan ilk şey yaşanılan "ev"dir. Fakat bir müddet sonra kahraman bu evdeki "çatlağı" fark eder ve bu sefer de "ev"inin/"evren"in yıkılmasından, "cam testisinin çatlamasından" korkmaya başlar. Kahramanımız Kierkegaard'ın belirttiği gibi, "hiçbir şey korkusu"nu "bir şeyden duyulan korku" haline dönüştürmeye çalışır.
     Söz konusu metin, insanın karanlıkta kalan yanlarını aydınlığa kavuşturarak kendine doğru yürümesini örneklendirebileceğimiz metaforik anlam değerleriyle yüklüdür. Makalede bu anlam değerleri çözümlenmeye çalışılacaktır.
  Tarih: 22 Ekim 2008   |   Görüntüleme: 99   |   Yorumlar: 0
alt     Modern Türk şiirinin köklü bir değişim ve yeniden yapılanma sürecine girdiği 1950'li yıllarda ilk şiirlerini yayımlamaya başlayan Sezai Karakoç, sanat ve hayat anlayışını belirli bir çizgi üzerinde geliştirmeye daha işin başından itibaren azamî ölçüde hassasiyet göstermiştir. Bu çizgi bizzat kendi ifadesiyle "hakikat ve var oluş, hayat ve ölüm, zaman ve ebedîlik temalarını gıda edinmiş ruhun yeryüzüne çektiği çizgi"dir. Şairin kendi kendisi olabilmesine giden biricik yolun sürekli bir değişim ve başkalaşımdan geçtiğini düşünen Karakoç, hem sanatını hem de şahsiyetini daima bu çizgi üzerinde gerçekleştirmiştir. Zira bütün şiirlerini kronolojik olarak bir araya getirdiği Gün Doğmadan adlı eserini incelediğimizde belki evreleri muhtelif "sağanak"larla örülü bir iç ve dış zamanın -nizamın da diyebiliriz- âdeta manzum bir romanıyla karşı karşıya olduğumuzu anlar; bu değişim ve başkalaşım sürecinde şairin bizatihî kendisinin çağırdığı ilk söze sadık yeni sağanaklarla nasıl her dem ölümü tadıp her dem yeniden doğduğunu yine belki duyar ve hissederiz.
  Tarih: 21 Ekim 2008   |   Görüntüleme: 127   |   Yorumlar: 0
Yazar Admin, Kategori: DUYURULAR
alt     Şiirin son çınarı devrildi. Türk edebiyatının en çok eser veren şairlerinden olan Fazıl Hüsnü Dağlarca, İstanbul’da yaşamını yitirdi. Bir süredir tedavi gördüğü hastanede vefat eden Dağlarca, 94 yaşındaydı.
     26 Ağustos 1914 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelen Dağlarca, ilk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan’da, orta öğrenimini Tarsus ve Adana’daki ortaokullardan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi’nde tamamladı. 1935 yılında piyade subayı olarak doğu ve orta Anadolu’nun, Trakya’nın pek çok yerini dolaşan Dağlarca, ordudaki hizmeti 15 yılı doldurunca ön yüzbaşı rütbesiyle 1950’de askerlikten ayrıldı.
     1952-1960 yılları arasında iş müfettişi olarak İstanbul’da çalışan Dağlarca, buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray’da kitabevini açtı ve yayımcılığa başladı. 4 yıl “Türkçe” isimli aylık dergiyi çıkaran ve ilk yazısı 1927’de Yeni Adana Gazetesi’nde yayımlanan bir hikaye olan Dağlarca, İstanbul Dergisi’nde 1933’te çıkan “Yavaşlayan Ömür” adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı.
     Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri yayımlanan Dağlarca, 1967’de ABD’deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından “En iyi Türk Şairi” seçildi.
     Türk şiirinin duayenlerinden Dağlarca, 1970 yılında kitabevini de kapatıp kendisini tümüyle şiire verdi. Bu dönemden sonra çoğunlukla çocuk şiirleri yazmaya başlayan Dağlarca, Türk şiirinin en üretken şairlerindendi.
     60’tan fazla şiir kitabı bulunan Dağlarca, hem Türkiye’de hem de uluslararası düzeyde birçok ödüle layık görüldü. Bir çok kitabı yabancı dile çevrildi.
     Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle, bağımsız kalarak hiçbir şairden etkilenmemiş, hiçbir akımın etkisinde kalmayarak şiirlerini yazmıştı. (Kaynak: www.ntvmsnbc.com)
  Tarih: 16 Ekim 2008   |   Görüntüleme: 47   |   Yorumlar: 1

alt      Ölüm hem evrensel bir olgu hem de bir estetik izlektir. Ölüm izleğine ilk sözlü ve yazılı eserlerden bugüne pek çok metinde rastlanır. Tanzimat'tan bu yana Türk edebiyatı ölümü verili koşullar altında anlamaktan çıkmaya başlamıştır. Özellikle Hamit'ten sonra ölüm felsefi, dünyevi ve bireysel bir niteliğe bürünmüştür. Bu izlek üzerine yapılan çalışmalar da fazla değildir. Bu bildiride 1970'li yıllarda ün kazanmış kadın yazarlardan Adalet Ağaoğlu'nun "Ölmeye Yatmak" ve Tezer Özlü'nün "Yaşamın Ucuna Yolculuk" adlı romanları, karşılaştırmalı edebiyat bilimi ölçütlerine göre ölüm izleği açısından incelenmeye çalışılmıştır. Ölüm izleği karşılaştırılırken dikkat edilen ana motifler şunlar olmuştur: Kahramanların ölüme karşı tutumları (attitude), ölme arzuları, ölüm korkularının ortaya çıkış ve sergileniş biçimleri, bu korkuyla yüzleşme ve baş etme yöntemleri, ölüm biçimleri. Bu motifler hem yazarların, hem başkişilerin tutumları açısından karşılaştırılmıştır. Sonuçta romanların adından başlayarak kişi, olay örgüsü, zaman, mekan, dil ve üslup gibi anlatı ögelerinin hepsini biçimlendiren ana etkenin bu izlek olduğu belirlenmiştir. Ölüm yalnızca yazarların kişisel seçimleri nedeniyle değil dönem koşullarının da etkisiyle işlenmiş bir izlektir. Başkişilerin ölüm yolculukları yaşama olan inanç ve bağlılığın zayıflamasına koşut bir gelişim gösterir. Yapıtların estetik değerinde yazarların ölüm izleğini başarıyla işlemiş olmaları ana etkendir.

 

  Tarih: 10 Ekim 2008   |   Görüntüleme: 126   |   Yorumlar: 0